Hoş Geldiniz!

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için Giriş yapın.

Eğer üyeliğiniz yoksa Kayıt olun.

Gönderen Konu: Dünyası İçin Ahiretlerini Kaybedenler !  (Okunma sayısı 7056 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İnşirâh

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • İleti: 1257
Dünyası İçin Ahiretlerini Kaybedenler !
« : 16 Şubat 2012, 00:15:35 »

Bazı kişiler çeşitli sıkıntılara maruz kaldıkları için söyle derler;

“Bizim malımız elimizden gidiyor, sıkıntılara maruz kalıp, itilip kalkıyoruz. Biz sahip olduğumuz akide gereğidir ki yeterince hakkımızı arayamıyoruz. Bakıyoruz ki görünümde hep yenilen tarafta kalıyoruz, bu dönemde yaşayan bütün Müslümanların hakları elinden gitmesine rağmen bunu almak için hiçbir alternatifleri yoktur. Bunun için ne yapalım? Hakkımızın elimizden gitmesine kayıtsız mı kalalım? Şuan hak- hukuk işleri ile uğraşan beşeri mercilere sahip olduğumuz inancımız gereğidir ki başvurmuyoruz. Peki, bizim için çözüm yolu nedir?”

"Ey Muhammed! De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgunluğundan korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evleriniz Allah'tan, Rasul'ünden ve Allah yolunda cihad etmekten sizin için daha sevgili ise Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıkları hidayete erdirmez." (Tevbe: 24)

Böyle bir iddia sahibi şunu bilmedir ki;

Gerek dava önderimiz olan Rasulullah (s.a.s) döneminde olsun, gerek ondan önceki ve sonraki dönemde olsun, Tevhid çatısı altında birleşen mü’minler her zaman sıkıntıya maruz kalmış, malları ellerinden gitmiş, itilip kalkılmış, hatta duyduğunuzda içimizi burkacak ve sizin “O mü’minleri öldürmeleri onlara daha az acı çektirirdi” şeklinde yorumlar yapmanızı sağlayacak o kadar zor eziyetlere maruz kalmalarına rağmen bir defa olsa dahi onlar akidelerinde herhangi bir taviz vermemişlerdir.

Habbab b. Eret
anlatıyor:

Diyor ki:

"Bir gün Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem Kabe'nin gölgesinde hırkasına dayanmış otururken halimizden şikayet ettik ve dedik ki:

- "Bize zafer dilemeyecek misin? Bizim için dua etmeyecek misin?"

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

- "Sizden önce öyle şeyler olmuştu ki, adam tutuluyor, yere gömülüyor, sonra bir testere getiriliyor, yere gömülüyor sonra bir testere getiriliyor ve başının üzerine konularak biçilip iki parçaya ayrılıyordu. Geriye kalan eti ve kemiği ise demirden taraklarla taranıyordu. Ama bu yine de onun dininden uzaklaşmasına sebep olmuyordu. Allah'a yemin ederim ki Allah bu davayı mutlaka üstün getirecek ve sonuçta kişi kurt, koyunlarının yanında olduğu halde Sana'dan Hadramud'a gidecek ve Allah'dan başka kimseden korkmayacak. Ama siz acele etmek istiyorsunuz..."
(Buhari- Müslim)

İşte Gerçek Muvahhid ve gerçek dava erleri…

O kavurucu sıcağın altında demir yelek giydirilip yağları eritilenler… Yere gömülüp kafaları testere ile ikiye bölünenler… Demir tarakla kemikleri ve sinirleri taranarak işkence edilenler… Sahip oldukları dava gereği doğdukları yerlerden her şeyleri ellerinden alınarak sürgün edilenlerdir.

Ama onlar hiçbir zaman bu zorluklar karşısında akidelerinde taviz vermediler. Sabrettiler ve İlahi sistemin yeryüzüne hakim olması, bütün bu eziyet ve zorlukların sona ermesi için İlahi olan sisteme sımsıkı sarıldılar ve bunun karşılığında ise Allah’ın vaadi gerçekleşti, İlahi dava yeryüzüne hakim oldu.

İşte bu kadar eziyet, bu kadar çile… Ama sonunda Allah azze ve celle’nin vaadi gerçekleşti. Bu Muvahhidler bu kadar sıkıntı zorluk karşısında sadece Allah için sabredip, Allah için çabaladılar ve Rabbani hedefe ulaştılar.

Şimdi yaşadığı birkaç sıkıntı karşısında hemen gevşeyen kişilere şöyle söyleriz;

Siz zulme ve eziyete uğramadan, mallarınız elinizden gitmeden, İlahi sisteme sımsıkı sarılmadan “Tevhid Yolunda” başarıya ulaşacağınızı mı zannediyorsunuz? Şunu iyi bilin ki “Zafer ancak eziyetlere karşı sabredince elde edilir.” Yoksa en küçük sıkıntı ve eziyet karşısında gevşeyerek, davadan vazgeçilerek hiçbir zaman dava yolunda başarı elde edilemez. Tevhid yolunda başarı sıkıntılara karşı sabırdan doğar. Bunun açık örnekleri gerek rasuller ve onların yolunu takip edenlerin karşılaştığı sıkıntılardır. Mü’minler için önemli olan sıkıntının ne kadar büyük veya küçük olduğu değildir. Önemli olan sıkıntının derecesi ne olursa olsun yıpranmadan, gevşemeden İlahi davaya yolculuk yapmaktır.

Şehid Seyyid Kutup Söyle Diyor;

Sebat; hakka sıkı sıkıya bağlanmak, tebliğ veya sıcak savaş esnasında azgınlığa ve cahiliyyeye karşı sapasağlam durmak ve direnmek demektir.

"Sebat; zafere giden yolun başlangıcıdır. Her iki ordudan sebat eden galibiyete daha yakındır...

İman edenler biliyorlar ki, düşmanları, kendilerinden daha çok zorluk içindeler, kendileri gibi onlar da açı çekiyorlar...

Fakat Müslümanların Allah'tan umduklarını düşmanları ummuyor ve beklemiyorlar. Kalplerine ve ayaklarına sebat vermesi için Allah'tan bir ümitleri ve bekledikleri bir yardımı da yok onların...

Şayet Müslümanlar bir müddet daha sebat gösterebilirlerse, Allah düşmanlarını rezil edecek, hak ile helak edecektir...

Zafer veya şehadet gibi iki güzel hedeften birine ulaşmayı gaye edinen Müslümanların ayakları sarsılır mı? Hiç. Neden sarsılsın ki?

Düşmanları sadece dünya hayatını arzular, ötesinde hiç bir gaye bulunmayan, ondan sonra hiç bir hayat bulunmayan dünya hayatına bu kadar ihtirasla bağlanırken, Müslümanlar nasıl sarsılabilirler?" (Fi-Zilal-il Kur'an: 10/25)

Cabir (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir:

«Hendek günü biz hendek kazarken bir ara çok sert bir yere rast gelmiştik. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s) geldi. Ona:

«Ya RasulAllah! Hendekte şöyle sert bir damar rast geldi.» dediler. Rasulullah (s.a.s): «Hele ben hendeğe ineyim» buyurdu. Sonra Rasulullah, karnına (açlıktan) bir taş parçası bağlamış olarak kalktı. Çünkü biz üç gün yiyecek içecek bir şey tatmamıştık. Rasulullah (s.a.s) hendeğe indi ve sivri balyozu eline aldı. Bu kayaya bir kere vurmasıyla o sert kaya en ince kum gibi dağıldı.»
(Buhari-Müslim)

Hadis, Rasulullah’ın ve sahabelerin İslam dinini yaymak hususunda nasıl eziyet ve zorluklara katlandıklarını gösteriyor. Şayet Rasulullah, Allah’tan müşrikleri bir anda yok etmesini ve İslam’ın bir anda her yere hakim olmasını isteseydi şüphesiz Allah bunu ona verirdi. Fakat Rasulullah ve müslümanlar için hareket metodunun eziyet ve zorluklara sabretmek olduğunu, zaferin de ancak bundan sonra geleceğini bildirmiş ve bunun pratik bir örneği olmuştur. Yoksa siz sizden öncekilerin başına geleceklerinin başınıza gelmeden zafere ulaşacağınızı mı zannediyorsunuz?

"Sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Onlara yoksulluk ve sıkıntılar dokunmuştu. Ve şiddetle sarsılmışlardı. Öyle ki rasul ve onunla beraber iman edenler; "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek" demişlerdi. Bilin ki Allah'ın yardımı çok yakındır." (Bakara: 214)

Son olarak şunu söylüyoruz ki;

Eğer bir mü’min İlahi yolda başarı elde etmek istiyorsa önüne çıkan engeller ne olursa olsun, onlara hiç aldırış etmeden, yıpranmadan, gevşemeden sadece İlahi davanın sonunda yeryüzünde hâkim olacağı bunun Allah’ın vaadi olduğu inancının taşıyarak devam etmelidir. İşte böyle bir gayret sarf edildiği ve inanç konusunda samimiyet artığı zaman işte o zaman davanın yeryüzüne hakim olmasına engel teşkil eden durumlar basit hale gelir ve asılması kolaylaşır. Mü’min olan kişilerin şunu unutmaması gerekir ki zafer gecikse de şüphesiz Allah’ın vaadi gerçekleşecektir. Ya bugün, ya yarın… Ama mutlaka gerçekleşecektir.

Şehid Seyyid Kutup Şöyle Diyor;

Zafer gecikebilir. Mü'min ümmetin savaştığı şer güçlerin içinde bulunan hayır kalıntılarının ayırt edilmesi için gecikebilir. Çünkü Yüce Allah, şerrin bu hayırdan tecrit olmasını, tüm kötülüğüyle ortaya çıkmasını ve bir zerrecik hayrı taşımadan tek başına helak olmasını istemektedir.

Zafer gecikebilir. Eğer mü'min ümmetin savaştığı batılın sahteliği insanlar tarafından iyici anlaşılamamışsa gecikebilir. Çünkü mü'minlerin -sahteliği anlaşılmamış- batılı yenmesi, fesadına ve zevalinin zaruretine henüz kani olmamış kimselerden taraflar toplamasına neden olabilir. Batılın hakikatini anlayamamış masum kimselerin gönlünde kalıntıları kalmış olabilir. Bundan dolayı da Yüce Allah, batılın, tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıp arkasından üzüntü duyulacak hiç bir kalıntı bırakmadan zeval bulması sağlanıncaya kadar kalmasını istemektedir.

Zafer gecikebilir. Eğer ortam, mü'min ümmetin temsil ettiği hakkı, hayır ve adaleti karşılamaya hazır değilse gecikebilir. Çünkü ümmet böyle bir vaziyette zafere ulaşırsa, ortamın muhalefetiyle karşılaşabilir. Bu durumuyla istikrarlı olmayabilir.

Ama gene de bu zafer ve eminlik, bu kimselerin kendisi için değil, ilahi hayat nizamının yeryüzündeki kuruluşlarına bekçilik yapmak içindir. Dünyevi hiç bir ganimete, verilecek hiç bir dünya mükâfatına göz dikmeden. Allah'ın rızasına kavuşacağı Kıyamet gününe her şeyiyle hazırlanarak emanete ehil hale gelmiş mü'min bir ümmet içindir zafer.

Şurası kesin ki zafer, donanım ve sayı çokluğuyla, mal ve erzak bolluğuyla kavuşulacak bir şey değildir. Çünkü zafer (ilahi yardım), önünde hiç bir beşeri gücün dayanamayacağı ilahi kuvvete bağlanmış insanların (varlık) ve miktarıyla gerçekleşir.

Allah'ın vaadi muhakkak ki vaki, buyruğu da şüphesiz ki kaimdir:

"Yemin olsun ki peygamber kullarımıza verdiğimiz yardım vaadimiz hükme bağlanmıştır. Onlar, kesinlikle yardım olunacaklardır. Ve muhakkak galip olacak kimseler de bizim askerlerimizdir." (Saffat: 171-173)

Allah'ın vaadi, kesin ve muhakkaktır:

"Biz, peygamberlerimize ve mü'minlere dünya hayatında muhakkak ki yardım edeceğiz" ( Gafir: 51)


Kendisini Tevhid yolunda adayan Muvahhidlere son olarak diyoruz ki;

“Bu karanlık geceler, doğacak aydınlık günlerin habercisidir”

Ey Hakkı Yaşamak İsteyen Kişi!

Bu dava ilahi bir dava olup İlahi sistemin bir parçasıdır. Davanıza sadık olduğunuz müddetçe hep kazananlardan olacaksınız. Sabredin ey kardeşlerim! Sabrediniz ki, doğacak o aydınlık günlere erişebilesiniz…
Deseler ki "İslam'ın pınarından içmek suç"
O suçu kabullenir, içerim avuç avuç ...



SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ

Facebook  Twitter  Google  Google