Hoş Geldiniz!

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için Giriş yapın.

Eğer üyeliğiniz yoksa Kayıt olun.

Gönderen Konu: Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeni fetvasına katılıyormusunuz?  (Okunma sayısı 27273 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İmam Buhari

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 14
Alıntı
d - Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeni’ye (Hicri 1271 yılında vefat etmiştir.) şöyle soruldu:

"İslam diyarında bir kavim hristiyanlara bağlı olduklarını söylemekte, bu durumlarına razı olmakta ve bundan mutluluk duymaktalar. Hatta bu kimseler hristiyanlara bağlılıklarını göstermek için gemilerine onların bayrağını asmaktalar. Böyle kimselerin hükmü nedir?"


Onlara şöyle cevap verdi:

"Eğer bahsedilen bu kimseler cahil, fakat İslam’ın yüceliğine, bütün dinlerden üstün olduğuna ve İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inananan kimseler iseler ve kalplerinde de küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygı yoksa bu kimseler İslam içinde kalırlar. Fakat çok kötü bir şey yaptıkları için fasık hükmünü alırlar. Bu durum karşısında onlara tazir cezası vererek onları terbiye etmek gerekir. Eğer küfrün yüceliğine inanırlarsa mürted olurlar ve mürtedin hükümleri onlara uygulanır. Fakat İslam’ın hükümlerini bildikleri halde bunu yapmışlarsa kafir olurlar ve hemen tevbeye çağırılırlar. Şayet tevbe ederlerse müslüman, tevbe etmezlerse irtidat ederek dinden çıkmış sayılırlar.

Müslümanlara karşı kafirlere yardım etme ile alakalı astığınız yazıda bu şekilde bir fetva geçiyor bu fetvaya katılıyormusunuz? Bu kişi hakkında bilginiz varmı? Varsa bizimle paylaşırmısınız?

Üzerinde haç resmi olan küfrün şiarı olan bayrağı gemiye,eve,arabaya,duvara vs asmanın hükmü nedir?Bayrağı gemiye çektiği halde kalbinden hiristiyan olmadığını iddia etse  veya cahil olduğunu yani küfrün şiarlarını asmanın,kafirlere bağlılık yemini etmenin küfür olmadığını bilmese bu kişiyi kurtarırmı?Yazıyı asan bölüm sorumlusu cevaplarsa sevinirim.
Ey kendine imam Buhari ismini veren şahıs! Bilki! Allah (c.c) hakkında bilgisizce konuşmak şirkin ve küfrün esasıdır. Bid'at ve sapıklıklar onun üzerine bina edilir. Şu ilahi ikazı hiç bir zaman unutma;
"Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak «Bu helâldir, şu da haramdır» demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler."(Nahl suresi;116)

İslam Davetcisi

  • Ziyaretçi
Sen meseleyi anlamamış ve bu konu hakkında araştırma yapmamışsın. Eğer sitemizde sadece 5 dakika araştırma yapmış olsaydın meseleyi idrak ederdin. Lakin araştırmadan ya da anlayıp dinlemeden gelip site yöneticilerimize ve bölüm sorumlusu olan kardeşlere dil uzatıyorsun. Amacın ilim öğrenmek mi yoksa cedel mi? Sana elbette cevap vereceğiz. Ama sen yalnızca bir kişiyi hedef alıp sorularına yalnızca o kişiden cevap beklersen daha çok beklemek zorunda kalırsın.

Senin anlamadığın yada yanlış anladığın husu şudur; küfrün şiarlarını asmanın küfür olduğunu bilmemekle bir şeyin küfre delalet edişini bilmemek aynı şeyler değildir. Eğer bir kişi tağuti sistemlerin bayraklarının küfre delalet ettiğini biliyor ama bunu asmanın küfür olduğunu bilmiyorsa bu kişi Tevhidi anlamış değildir. Zaten verdiğim örnekte bu kişinin inancının ne kadar batıl olduğunun göstergesidir. Bir şeyin bizati küfür veya bigayri küfür olduğu nasıl anlaşılır?

Cevap:

Bizati küfür: küfre delaleti kati olan, istisnası olmayan tek manaya gelen ve başka hiçbir manada tevil edilemeyen söz amel ve hareketlerde olur. Ve Hakkında kati naslar olan meselelerdir.

Örneğin: Her kim Allah' la, Rasulüyle yada islam diniyle alay ederse Bizati küfür işlemiştir.

Bigayri küfür: küfre delaleti zanni olan çift manaya gele bilen, ancak bilgiyle ulaşıla bilinen durumlarda olur.

Örneğin: bilmeden kuran ayetine basmak, yada bilmeden zünnar giymek. Alimler taktığı yada giydiği şeyin ne olduğunu bilmiyorsa tekfir edilmez demişlerdir.

(Fetevayi Hindiye)

Meseleyi daha iyi anlaman için sitemizde mevcut olan Şeyh Ziyaeddin El-Kudsi'nin yazısının bir bölümünü buraya kopyalayacağım.

Şeyh Ziyaeddin El-Kudsi tağutun simge ve bayrakları hakkında diyor ki:

Tevhid üzerinde sabit kalabilmek için hem kendinin hem de ailenin, tağutu simgeleyen her türlü simgeye, bayrağa, milli marşa ve bunlar gibi başka değerlere değer vermemesi, onlara saygı göstermemesi ve onlara buğzetmesi gerektiğini bil!  

 Yesağın kullarının, Allah-u Teâlâ'nın kitabı ve şeriatinden daha çok değer verdikleri, tağut ve kanunlarının simgesi olan, "bayrak" dedikleri bez parçasına sakın saygı gösterme!

Kim bu bayrağı sever, onu evine asar, dağıtır veya kendisine bir simge edinirse o kimse bu amelleriyle tağuta bağlı olduğunu, onu kabul ettiğini zahiren göstermiş olur. Çünkü bu simgeler Allah-u Teâlâ'nın kanunlarına karşı çıkan, onu değiştiren, insanları Allah-u Teâlâ'nın kanunlarından uzaklaştırıp iblis ve yardımcılarının kanunlarına boyun eğdiren devletlerin sembolüdür. İşte bundan dolayı bu tür simgeler, onların sistemlerine bağlı olunduğunu gösteren birer alamettir. Bu sebeble sakın böyle bir alamete saygı gösterme! Şayet böyle yaparsan hayvanlardan daha aşağı bir seviye ineceğini bil!

Muvahhid olarak senin üzerine düşen görev; tağutu simgeleyen bayraklara ve temsil ettiği tağuti sistemlere öncelikle kendin buğzetmen sonra da aileni buğzettirmen ve böylece onlardan uzak olmanızdır. Bu mesele tevhidin feri meselesinden değil aslından, yani; lâ ilâhe illAllah'ın şartlarından ve tevhidin gereklerindendir. lâ ilâhe illAllah'ın gerektirdiği ise; her türlü tağutu reddedip sadece Allah-u Teâlâ'yı tüm sıfatlarında tam manasıyla birlemektir. O halde bu meselede gevşeme! İhmalkar olma!
 
  
Şeyh Abdullah b. Abdullatif'e şöyle soruldu:

"Kafir devlet saldırmasın ve yolunu kesmesin diye bir kimse o devletin bayrağını gemisine asabilir mi?"

Şeyh bu soruya şöyle cevab verdi:

"Kafirlerin safına girerek emirlerine uymak, İslamdan dönmek demektir. Fakat kafirlerin safına girerek emirlerine uyulmasa da sadece onların bayrağını asmak bile caiz değildir (zahiren küfürdür). Bu, onlardan bir bekçi kiralayarak malı korumak gibi değildir. Onların bayrağını gemiye asmak; kafirlere ve emirlerine uyulduğunu, onların saflarına girildiğini zahiren gösteren bir alamettir."  (Ed-Durerus seniye Mürted bölümü s:145)
 
  
Bu nedenle biz inanıyoruz ki; ikrah ve geçerli bir tevil olmaksızın kafirlerin işaretlerini, bayraklarını asmak sadece haram değil, küfürdür ve İslam'dan çıkmaktır. Böyle yapan kişi dünyada kafir ve müşrik muamelesi görür. Çünkü kafirlerin bayrağını asmak; onlara ve devletlerine bağlanmanın, onları dost edinmenin ve onların dinine girmenin zahiri bir alametidir. Bunun haç asmaktan hiçbir farkı yoktur. Haç, bir resim, bir ağaç, demir, altın ve gümüş parçası olabilir, ama küfür ve şirkin simgesi olmuştur.

Bu sebeple haçı, ikrah olmaksızın takan kişiye nasıl zahiren küfür hükmü veriliyorsa aynı şekilde kafir devletin bayrağını takan kişiye de bu hüküm verilir. Çünkü bayrak kafir devletin bir simgesidir.

Fakat insanlar için bayrağın küfre delalet edişi, haçın küfre delalet edişi kadar net değildir. Bu nedenle kafirin bayrağını asan, onu simge edinen bir müslüman, ancak bu konudaki hak kendisine açıklandığı halde hala bu ameline devam ederse tekfir edilir.

Tanımadığımız bir kişi için ise durum farklıdır. Böyle bir kişinin kafir bir devletin bayrağını astığı görülürse onun zahiren bu devlete bağlı olduğuna hükmedilir ve bu sebeble kendisine kafir muamelesi yapılır. O halde tevhidi kabul etmiş müslümanları ve ailemizi kafirlerin simgelerinden, bayraklarından sakındırmamız gerekir.

Son olarak Şeyhin en sevdiğim sözlerinden birisi:

Ey tevhidi öğrenen!

Allah-u Teâlâ aşkına söyle, bu ümmet için hangisi daha faydalıdır?

Tevhidi gerçek manada sağlamamalarına rağmen insanları tevhide çağıran, insanlara sahte İslam'ı anlatan kişiler mi, yoksa sütünden, etinden ve derisinden istifade ettiğimiz hayvanlar mı?


Yazının tamamını okumak isteyen aşağıdaki linkten okuyabilir.


Şeyh Ziyaeddin El-Kudsi: Tağutun Simge Ve Bayraklarına Buğzetmek

Çevrimdışı İmam Buhari

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 14
Alıntı yapılan: islam davetcisi

Sen meseleyi anlamamış ve bu konu hakkında araştırma yapmamışsın. Eğer sitemizde sadece 5 dakika araştırma yapmış olsaydın meseleyi idrak ederdin. Lakin araştırmadan ya da anlayıp dinlemeden gelip site yöneticilerimize ve bölüm sorumlusu olan kardeşlere dil uzatıyorsun. Amacın ilim öğrenmek mi yoksa cedel mi? Sana elbette cevap vereceğiz. Ama sen yalnızca bir kişiyi hedef alıp sorularına yalnızca o kişiden cevap beklersen daha çok beklemek zorunda kalırsın.
Bismillahirrahmanirrahim.

Bu meselenin sonuna kadar takipçisi olur yazdıklarım içerisinde herhangi bir bahane bularak beni siteden uzaklaştırmaz ve bu meselede yazacaklarıma tahammül edip münazaradan kaçmadığınız müddetçe kimin meseleleri anlayıp dinlediğini, kimlerin anlayıp dinlemediğini münazaranın seyrinde anlayacağız inşa Allah.

Dil uzatma meselesine gelince sizin örfünüzde soru sormak bölüm yöneticisine "dil uzatmak" anlamına geldiğini bilmediğim için bu konuda ki cehaletimi mazur görün .! Fakat ben yinede beni itham ettiğiniz konuda haklı olup olmadığınızı anlamak için yazmış olduğum soruyu gözden geçirdim.Gerçekten site yöneticisi ve bölüm sorumlusu kardeşinize dil uzatıp uzatmadığımı anlamak için büyük türkçe sözlüğe ( Mehmet doğanın) baktım orada "dil uzatma" tabiri şu anlamda kullanılıyor; Bir kişi veya şey hakkında kötü şeyler söylemek, aleyhine konuşmak vs. Sorumun içeriğinde geçen ibarelerde sözlük anlamı itibari ile herhangi bir dil uzatma vs söz konusu değildir. Dolayısı ile siz beni bir nevi edepsizlikle itham ederek iftira atmış oldunuz. Bölüm sorumlusundan cevap vermesini istemem neden eleştirildi onu da anlayamadım..” Yazıyı asan bölüm sorumlusu cevaplarsa sevinirim” diye ifade etmiş ve öncelikli olarak cevap verme hakkını bölüm sorumlusunun kullanmasını istemiştim. İllaki bölüm sorumlusu cevap versin diye bir dil kullanmadığımı hatırlatmak isterim.

Alıntı

Senin anlamadığın yada yanlış anladığın husu şudur; küfrün şiarlarını asmanın küfür olduğunu bilmemekle bir şeyin küfre delalet edişini bilmemek aynı şeyler değildir. Eğer bir kişi tağuti sistemlerin bayraklarının küfre delalet ettiğini biliyor ama bunu asmanın küfür olduğunu bilmiyorsa bu kişi Tevhidi anlamış değildir. Zaten verdiğim örnekte bu kişinin inancının ne kadar batıl olduğunun göstergesidir. Bir şeyin bizati küfür veya bigayri küfür olduğu nasıl anlaşılır?

Öncelikli olarak kendini bilen bir başkasını bilmeyen konumuna oturtma hakkının sende olmadığını hatırlatmak isterim. Kişiyi cehaletle suçlama hakkı ancak bu meseleyi delilleri ile ispat edip hakkı ortaya çıkaran kişiye aittir. Her bilenin üstünde bir bilen vardır unutmayın. (مَنْ نَشَاءُ وَفَوْقَ كُلِّ ذى عِلْمٍ عَليمٌ ) (Yusuf suresi. 76.ayet). Hak ortaya çıktıktan sonra hakkı hak sahibine iade etmemek zulmün kendisidir. Hakkın muhalif tarafta olduğunu bile bile cehalette ısrar edip hak sahibinin hakkını iade etmemek ilme ihanet etmek anlamına geldiği gibi aynı zamanda hakkı gizlemek anlamına da gelir.

Sorduğum soruya bağımlı kalmadan konumuzla direk alakası olmayan “küfrün şiarını asmanın, giymenin, takmanın vs hükmünde cahil olanla, nelerin küfrün şiarı olduğu konusunda cahil olan kişinin durumu” Yani “ olayın cahili ile hükmün cahili” meselesine temas etmişsiniz. Ayrıca soruma sebep olan fetvaya hiç değinmeyip alim dediğiniz başka bir kişinin görüşlerini asmanız soruma cevap teşkil atmemektedir. Bilakis alim diye tanıttığınız kişinin bu konu ile alakalı görüşlerini içerisinde hak ile batılı birbirine karıştıran görüşleri sizin içine düştüğünüz durumu daha da zorlaştıracaktır. Şayet ben bu konuda ki usulün cahili olup size cahili olduğum usulle alakalı soru sormuş olsaydım meseleyi anlamam için bu şekilde bir açıklama yapmanız yerinde olurdu. Lakin ben usulden ziyade alıntı yaptığım yazıda geçen küfrün şiarlarını asan ve kâfirlere bağlılıklarını dile getiren kişilerin hükmünün ne olduğu ile alakalı çok açık bir soruyu soru şeklinde sizlere sordum. Amacım sizlerin hiçbir tevil kaldırmayan Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemenin adlı kişinin kendisine sorulan soruya küfür olacak şekilde fetva vermesine dikkatinizi çekmek ve sizleri Allah için bu tarz batıl fetva verenlerden sakındırmaktı. Şimdi ilgili soruyu tekrar buraya asıyorum ve herkesi sorunun içeriği üzerinde sizin zikretmiş olduğunuz usul çerçevesinde düşünmeye davet ediyorum.

d - Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeni’ye (Hicri 1271 yılında vefat etmiştir.) şöyle soruldu:

"İslam diyarında bir kavim hristiyanlara bağlı olduklarını söylemekte, bu durumlarına razı olmakta ve bundan mutluluk duymaktalar. Hatta bu kimseler hristiyanlara bağlılıklarını göstermek için gemilerine onların bayrağını asmaktalar. Böyle kimselerin hükmü nedir?"

Öncelikli olarak soruyu ele alıp ince bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekmektedir. Öyle zan ediyorum ki ince bir değerlendirmeye tabi tutmamız konunun anlaşılmasına çok yardımcı olacak inşa Allah. Yukarda ki soruda geçen ibarelerin lügat yönünden açık veya kapalı olup olmadığını, soruyu soran kişilerin hükmün cahilimi yoksa olayın cahilimi olup olmadıklarını araştırmamız ve kişilerin tekfire mani olacak durumlarının olup olmadığını açığa çıkarmamız için çeşitli soru ve cevaplarla sorunun içeriğini her kesin anlayacağı hale getirmemiz meseleyi anlamayanlar için anlaşılır hale getireceği kanaatindeyim inşa Allah. Güneş gibi açık olan bu mesele üzerinde neden bu kadar tafsilata girdiğimi merak edenler olabilir fakat onlar unutmasınlar ki çoğu kişiye onun anlayacağı tarzda mesele anlatılmadığı için anlamayamıyor ve alakasız bağlantılar kurup konuyu saptıra biliyor dolayısı ile bende batıla çıkış yolu olacak tüm kapıları kapatmak istiyorum.

Maddeler halinde soruyu deşifre edelim.

1-Soruyu soran kişiler hiristiyanlara bağlı olduklarını söylemektedirler.
2-Soruyu soran kişiler hiristiyanlara bağlı olma isteklerinden razı ve bundan mutluluk duymaktadırlar.

Soru: Hiristiyanlara bağlı kalmak tevhidi ilgilendirir mi? Bu konuda cehalet mezaretmidir? Hiristiyanlara bağlanmanın,onlara sevgi duymanın hükmünü bilmeyen kişinin cehaleti mazaret olurmu? Bu kişi tevhidi anlamış sayılırmı? Bu tarz kişilerin cehaletlerini mazur gören ve bu kişileri tekfir etmeyen kişinin hükmü nedir? Hiristiyanlara bağlı kalan ve onları sevip kendi durumlarından razı olan bu kişilerin islam’ın tüm dinlerden yüce olduğuna inanmaları, islamı ve müslümanları sevdiklerini beyan etmeleri ve kalplerinde küfre ve ona bağlı olanlara karşı herhangi bir sevgi olmadığını iddia etmeleri onların İslam dairesi içerisinde kalmaları için yeterlimidir?

3-Soruyu soran kişiler hiristiyanlara bağlı olduklarını ispat etmek için üzerinde haç resmi bulunan hiristiyanlara ait bayrağı( küfrün şiarını) bağlılık alameti olarak gemilerine asmaktadırlar.


Soru:
Gemilerine hiristiyanların bayrağını asan bu kişiler için astıkları bayrağın cahili oldukları söylenebilir mi ( olayın cahili) ? Sorunun geçtiği metinden bu şekilde bir sonuç çıkar mı? Hiristiyanların bayrağını asmanın küfür olmadığını bilmeyen kişiler Müslüman olabilir mi( hükmün cahili)? Onlara tevhidi anlamış kişiler denilebilir mi? Açık bir şekilde küfrün şiarı olduğu bilinen bayrağı asmakta cehalet mazeret midir? Bu kişiler ne zaman tekfir edilir? Açık bir şekilde küfrün şiarı olduğu bilinen bir bayrağı asan kişileri tekfir etmeyip onlara günahkar/fasık diyen kişinin hükmü nedir?

Hiristiyanlara bağlı kaldıklarını, bu durumlarından razı olup mutluluk duyduklarını söyleyen kişilerin bu sözleri tevile açık sözler mi yoksa kapalı sözler midir? Bu kişilerin ikrah altında oldukları söylenebilir mi? Bu sözleri sarf eden kişiler için tekfirin hangi engelini kaldırmak gereklidir?


Şimdi sizler bu soruda geçen kişilerin hiristiyanlara bağlı olma ve bu durumdan razı olup mutluluk duyma ameli ile gemilerine bayrak asma amelini ayrı ayrı değerlendirerek cevap vermenizi istiyorum. Soruya cevap veren Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeninin görüşlerine hiç bakmadan cevap verirseniz sevinirim. Cevap verdikten sonra sizin verdiğiniz cevaplarla bu kişinin verdiği cevapları karşılaştırıp sonucunu açıklayın. Siz usul olarak şöyle demiştiniz ” Eğer bir kişi tağuti sistemlerin bayraklarının küfre delalet ettiğini biliyor ama bunu asmanın küfür olduğunu bilmiyorsa bu kişi Tevhidi anlamış değildir.” Hatta küfrün şiarları noktasında ancak olayın cahili olan kişinin mazur olduğunu söylemiş,küfrün şiarları konusunda hükmün cahili olmayı mazur görmemiştiniz. Bu konuda size katılmamak ancak cehalet ve taassup ehlinin vasfıdır. Aynen size katılıyor ve sizden bu usulün meseleye tatbiki konusunda sonuna kadar samimi olmanızı talep ediyorum. Bu usul zaten Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeninin vermiş olduğu fetvayı batıl kılıyor ve onun sözlerinin küfür olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü ortada o kişilerin kafir olmamaları için hiçbir engel söz konusu değildir. Hiristiyanlara bağlanan ve durumlarından razı olup mutluluk duyup, gemilerine hiristiyanların bayrağını asan kişiler için senin zikretmiş olduğun usule muhalif hiçbir karine söz konusu değildir.Yukarda ki sorularımı inceledikten sonra hakkı hak sahibine iade edeceğine inanıyor ve adil bir açıklama yapmanızı bekliyorum.



Alıntı
Cevap:

Bizati küfür: küfre delaleti kati olan, istisnası olmayan tek manaya gelen ve başka hiçbir manada tevil edilemeyen söz amel ve hareketlerde olur. Ve Hakkında kati naslar olan meselelerdir.

Örneğin: Her kim Allah' la, Rasulüyle yada islam diniyle alay ederse Bizati küfür işlemiştir.

Bigayri küfür: küfre delaleti zanni olan çift manaya gele bilen, ancak bilgiyle ulaşıla bilinen durumlarda olur.

Örneğin: bilmeden kuran ayetine basmak, yada bilmeden zünnar giymek. Alimler taktığı yada giydiği şeyin ne olduğunu bilmiyorsa tekfir edilmez demişlerdir.

(Fetevayi Hindiye)



Zikrettiğin bu kaideleri artık üzerinde tartıştığımız meseleye tatbik edersin inşa Allah. Çünkü o kişilerin sözleri ve amelleri küfre delaleti katidir. Yani bizatihi küfürdür. Kafirleri sevmek,onlara bağlı kalmak,bundan razı ve mutluluk duymak şirk olan veladır. O kişilerin hiristiyanları Müslüman zan edip onlara bağlı oldukları,bu durumlarından razı olup mutlu oldukları ve gemilerine astıkları bayrağın Müslümanların bayrağı olduğunu zan ettikleri vs gibi bir ihtimal söz konusu değildir. İbareler ortada dileyen lügat yönünden inceleyebilir. Yani biz burada bayrağın şeklinin ortaya çıktığı beze hüküm vermiyoruz buna dikkat edilsin. Elbette bez parçası küfür değildir. Bez parçasını kafirler alıp kendi şiarları için kullandığı ve artık örfen herkesin bu bez parçasını küfrün şiarı olarak bildiği,kabul ettiği için onu taşımak,asmak vs küfür olur. Zünnarı örnek verecek olursak bir bez parçası olduğu halde kafir ile müslümanı birbirinden ayıran kafirin alameti olmasından dolayı artık bile bile onu takmak küfür olur. Dolayısı ile zünnarın kafirin alemeti olduğunu bilmeyen kişi zaten onu bir bez parçası olarak değerlendirip giyecektir yoksa kafirlere olan sevgisi ve bağlılığından dolayı değil. Fakat hiristiyanlara bağlı olduklarını söyleyen ve gemilerine onların bayrağını asan bu kişiler her şeyin farkında olarak bunları yapmaktadırlar. Kendilerine bağlı ve bu durumlarından razı ve mutlu olduklarını söyledikleri kişilerin hiristiyan olduklarını ve kendi gemilerine astıkları bayrağın hiristiyan bayrağı olduğunu bilmektedirler.


Meseleyi daha iyi anlaman için sitemizde mevcut olan Şeyh Ziyaeddin El-Kudsi'nin yazısının bir bölümünü buraya kopyalayacağım.

Alıntı
Şeyh Ziyaeddin El-Kudsi tağutun simge ve bayrakları hakkında diyor ki:

Tevhid üzerinde sabit kalabilmek için hem kendinin hem de ailenin, tağutu simgeleyen her türlü simgeye, bayrağa, milli marşa ve bunlar gibi başka değerlere değer vermemesi, onlara saygı göstermemesi ve onlara buğzetmesi gerektiğini bil!  

 Yesağın kullarının, Allah-u Teâlâ'nın kitabı ve şeriatinden daha çok değer verdikleri, tağut ve kanunlarının simgesi olan, "bayrak" dedikleri bez parçasına sakın saygı gösterme!

Kim bu bayrağı sever, onu evine asar, dağıtır veya kendisine bir simge edinirse o kimse bu amelleriyle tağuta bağlı olduğunu, onu kabul ettiğini zahiren göstermiş olur. Çünkü bu simgeler Allah-u Teâlâ'nın kanunlarına karşı çıkan, onu değiştiren, insanları Allah-u Teâlâ'nın kanunlarından uzaklaştırıp iblis ve yardımcılarının kanunlarına boyun eğdiren devletlerin sembolüdür. İşte bundan dolayı bu tür simgeler, onların sistemlerine bağlı olunduğunu gösteren birer alamettir. Bu sebeble sakın böyle bir alamete saygı gösterme! Şayet böyle yaparsan hayvanlardan daha aşağı bir seviye ineceğini bil!

Muvahhid olarak senin üzerine düşen görev; tağutu simgeleyen bayraklara ve temsil ettiği tağuti sistemlere öncelikle kendin buğzetmen sonra da aileni buğzettirmen ve böylece onlardan uzak olmanızdır. Bu mesele tevhidin feri meselesinden değil aslından, yani; lâ ilâhe illAllah'ın şartlarından ve tevhidin gereklerindendir. lâ ilâhe illAllah'ın gerektirdiği ise; her türlü tağutu reddedip sadece Allah-u Teâlâ'yı tüm sıfatlarında tam manasıyla birlemektir. O halde bu meselede gevşeme! İhmalkar olma!
 
  
Şeyh Abdullah b. Abdullatif'e şöyle soruldu:

"Kafir devlet saldırmasın ve yolunu kesmesin diye bir kimse o devletin bayrağını gemisine asabilir mi?"

Şeyh bu soruya şöyle cevab verdi:

"Kafirlerin safına girerek emirlerine uymak, İslamdan dönmek demektir. Fakat kafirlerin safına girerek emirlerine uyulmasa da sadece onların bayrağını asmak bile caiz değildir (zahiren küfürdür). Bu, onlardan bir bekçi kiralayarak malı korumak gibi değildir. Onların bayrağını gemiye asmak; kafirlere ve emirlerine uyulduğunu, onların saflarına girildiğini zahiren gösteren bir alamettir."  (Ed-Durerus seniye Mürted bölümü s:145)
 
  
Bu nedenle biz inanıyoruz ki; ikrah ve geçerli bir tevil olmaksızın kafirlerin işaretlerini, bayraklarını asmak sadece haram değil, küfürdür ve İslam'dan çıkmaktır. Böyle yapan kişi dünyada kafir ve müşrik muamelesi görür. Çünkü kafirlerin bayrağını asmak; onlara ve devletlerine bağlanmanın, onları dost edinmenin ve onların dinine girmenin zahiri bir alametidir. Bunun haç asmaktan hiçbir farkı yoktur. Haç, bir resim, bir ağaç, demir, altın ve gümüş parçası olabilir, ama küfür ve şirkin simgesi olmuştur.

Bu sebeple haçı, ikrah olmaksızın takan kişiye nasıl zahiren küfür hükmü veriliyorsa aynı şekilde kafir devletin bayrağını takan kişiye de bu hüküm verilir. Çünkü bayrak kafir devletin bir simgesidir.

Fakat insanlar için bayrağın küfre delalet edişi, haçın küfre delalet edişi kadar net değildir. Bu nedenle kafirin bayrağını asan, onu simge edinen bir müslüman, ancak bu konudaki hak kendisine açıklandığı halde hala bu ameline devam ederse tekfir edilir.

Tanımadığımız bir kişi için ise durum farklıdır. Böyle bir kişinin kafir bir devletin bayrağını astığı görülürse onun zahiren bu devlete bağlı olduğuna hükmedilir ve bu sebeble kendisine kafir muamelesi yapılır. O halde tevhidi kabul etmiş müslümanları ve ailemizi kafirlerin simgelerinden, bayraklarından sakındırmamız gerekir.



Alim olduğunu söylediğin kişiye ait yazının kırmızıya işaretlediğim yerleri hariç diğer bölümleri olduğu gibi beni desteklemekte ve bende aynen kırmızı yerler hariç astığın diğer bölümlere katılmaktayım. Kırmızı ile işaretlediğim yerde ise alim dediğin kişi tağutların bayrağını asan kişinin hemen tekfir edilmeyeceğini bu konuda cehaletin mazeret olduğunu iddia etmektedir ki bu yukardan beri zikretmiş olduğu kendi sözleri ile çelişmekte ve sözlerini yalanlamaktadır. Yani bu kişiye göre “haçın küfre delalet edişi katidir ama tağutun bayrağının küfre delalet edişi net değildir. Dolayısı ile alim dediğin kişi bu yazıda “ tağutun bayrağı olduğunu bilen birisine bu bayrağı asma kardeşim küfürdür dedikten sonra o kişi asmaya devam ederse tekfir edilir fakat bayrağı asan kişiye asma bu küfürdür denildiğinde o kişide “ha öylemi bu bayrağı asmak küfür mü? ben bunu bilmiyordum der ve derhal bayrağı asıldığı yerden indirse tekfir edilmez” diyor. Bende sana soruyorum alim dediğin kişinin bu sözleri hükümsüz mü

Şimdi söyler misiniz bir mesele direk tevhidin aslına girdiği halde nasıl oluyor da cehalet mazeret oluyor! Ben bayrağın hükmünün küfür olduğunu bilmiyordum diyen kişi tevhidin cahili olmuyor mu? Velanın cahili olmuyor mu? Tağutların simgelerine tazimin küfür olduğunu bilmeyen Müslüman olabilir mi ki bu kişi hakkında cehalet mazeret olsun.


Sonuç olarak sizler mesele üzerinde düşünün ve bu yazımdan sonra şayet beni sitenizden atmaz iseniz bu konuda kendi akidemi delilleri ile açıklayacağım inşa Allah. Fakat şunu bilmenizi isterim ki sizler Müslüman bile olmuş olsanız bu fetvalara rıza göstermeniz ve bu fetvaları veren kişileri tekfir etmemeniz sizleri imandan çıkarır ve mürted kılar. Allah’tab korkun ve hakkı ayakta tutun. Unutmayın ki Allah rasulünün (s.a.v) sözleri dışında ki kişilerin sözleri alınır da atılır da. Biz yeri geldiğinde imam ebu hanifenin,imam ibn teymiyenin vs bile görüşlerini adeletle eleştiriyor ve sahih deliller karşısında şazz bulduğumuz için atıyorsak bu zamanda yaşamış kişilerin görüşlerini hakka uymadığı için haydi haydi atarız.

Ey vah! bu nasıl hüküm! Yerler ve gökler çatlayacak! Yarabbi seni bu tarz batıl fetvalardan tenzih ederiz.



Ey kendine imam Buhari ismini veren şahıs! Bilki! Allah (c.c) hakkında bilgisizce konuşmak şirkin ve küfrün esasıdır. Bid'at ve sapıklıklar onun üzerine bina edilir. Şu ilahi ikazı hiç bir zaman unutma;
"Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak «Bu helâldir, şu da haramdır» demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler."(Nahl suresi;116)

Çevrimdışı asd

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 5
Alıntı
Sen meseleyi anlamamış ve bu konu hakkında araştırma yapmamışsın. Eğer sitemizde sadece 5 dakika araştırma yapmış olsaydın meseleyi idrak ederdin. Lakin araştırmadan ya da anlayıp dinlemeden gelip site yöneticilerimize ve bölüm sorumlusu olan kardeşlere dil uzatıyorsun. Amacın ilim öğrenmek mi yoksa cedel mi? Sana elbette cevap vereceğiz. Ama sen yalnızca bir kişiyi hedef alıp sorularına yalnızca o kişiden cevap beklersen daha çok beklemek zorunda kalırsın.

öncelikle böyle bir şey söz konusu değil gayet normal bir şekilde soru sorulmaktadır.


İslam Davetcisi arkadasın asmış oldugu yazı yani Ziyaeddin El-Kudsi nin acıklaması;

Alıntı
Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeni’ye (Hicri 1271 yılında vefat etmiştir.) şöyle soruldu:

"İslam diyarında bir kavim hristiyanlara bağlı olduklarını söylemekte, bu durumlarına razı olmakta ve bundan mutluluk duymaktalar. Hatta bu kimseler hristiyanlara bağlılıklarını göstermek için gemilerine onların bayrağını asmaktalar. Böyle kimselerin hükmü nedir?"

Onlara şöyle cevap verdi:

"Eğer bahsedilen bu kimseler cahil, fakat İslam’ın yüceliğine, bütün dinlerden üstün olduğuna ve İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inananan kimseler iseler ve kalplerinde de küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygı yoksa bu kimseler İslam içinde kalırlar. Fakat çok kötü bir şey yaptıkları için fasık hükmünü alırlar. Bu durum karşısında onlara tazir cezası vererek onları terbiye etmek gerekir. Eğer küfrün yüceliğine inanırlarsa mürted olurlar ve mürtedin hükümleri onlara uygulanır. Fakat İslam’ın hükümlerini bildikleri halde bunu yapmışlarsa kafir olurlar ve hemen tevbeye çağırılırlar. Şayet tevbe ederlerse müslüman, tevbe etmezlerse irtidat ederek dinden çıkmış sayılırlar.

bu yazının aksini iddaa etmektedir.

Alıntı
"İslam diyarında bir kavim hristiyanlara bağlı olduklarını söylemekte, bu durumlarına razı olmakta ve bundan mutluluk duymaktalar. Hatta bu kimseler hristiyanlara bağlılıklarını göstermek için gemilerine onların bayrağını asmaktalar. Böyle kimselerin hükmü nedir?"

yani bu eylemi gerçekleştiren kişinin tekfir edilmesi konusundadır. egerki Ziyaeddin el-kudsi nin kitaplarını inceleyecek olunursa bu acık ve nettir.

Alıntı
Fakat insanlar için bayrağın küfre delalet edişi, haçın küfre delalet edişi kadar net değildir. Bu nedenle kafirin bayrağını asan, onu simge edinen bir müslüman, ancak bu konudaki hak kendisine açıklandığı halde hala bu ameline devam ederse tekfir edilir.

Tanımadığımız bir kişi için ise durum farklıdır. Böyle bir kişinin kafir bir devletin bayrağını astığı görülürse onun zahiren bu devlete bağlı olduğuna hükmedilir ve bu sebeble kendisine kafir muamelesi yapılır. O halde tevhidi kabul etmiş müslümanları ve ailemizi kafirlerin simgelerinden, bayraklarından sakındırmamız gerekir.

bu yazıya gelince diyorki Ziyaeddin el-Kudsi bunu yapan yani bayragı takan asan müslüman bir kişi ise hemen tekfir edilmez ona yaptığı eylemin küfür niteliği taşıdığı söylenir eğerki tekrarlarsa tekfir edilir diyor ve bu açıklamada üzerinde durulmak istenen konunun delili değildir bu açıklamada veya bu cevapta rıza göstermek ve mutluluk anlamında bir açıklama yok. eğerki zaten müslüman olduguna şehadet etmedigimiz kişi yapıyorsa zaten onun zahire göre kafir hükmünü vermemiz gerektiğini söylüyor.

şunuda söylemek isterimki bu sorunun altına Ziyaeddin el-Kudsinin bu açıklaması ile güçlendirmeye çalışılmak istenmesi Ziyaeddin el-kudsinin kitap olarak yazmış olduğu ve bizim anlamış olduğumuz akideyi yalanlamaktır.

Alıntı
1 - Her türlü tâguti unsurları kalple reddetmek:
 
Bu, kalple tâgutlara buğzetmek, onların yok olmasını temenni etmek, onlara düşmanlık göstererek, onlardan nefret etmekle söz konusu olur ve bunlar kalpte olan şeylerdir.

Reddin bu çeşidi her muvahhide farz-ı ayndır. Bu sebeble ikrah durumu dahil hiçbir durumda sakıt olmaz, terkedilmez. Terkedildiği anda tevhid kalpten gider.
 

Alıntı
Şirk ve Şirk Ehlinden Beri Olmak Şöyle Olur
 
  
1 - Kalben beri olmak:
 
Bu, müşriklere ve şirke kalple buğzetmek, onları sevmemek ve onların yok olmalarını temenni etmekle söz konusu olur.

Örneğin; yahudilere, hıristiyanlara, hindulara, komünistlere, laiklere ve parlementerlere kalben buğzetmek ve onların yok olmalarını temenni etmek gibi... Bunu yapmak her müslümana farz-ı ayn olup hiçbir durumda sakıt olmaz. Çünkü bu mesele kalple alakalıdır.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kim Lâ İlahe İllAllah derse ve Allah'tan başka ibadet edilenleri reddederse malı ve kanı haram olur, onun hesabı Allah'a aittir." (Müslim)

İbrahim aleyhisselam'ın kavminden beri olduğunu bildiren ayet buna delidir.

Allah-u teala şöyle buyuruyor:

"İbrahim babasına ve milletine demişti ki: "Beni yaratan hariç sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni doğru yola eriştirecek olan şüphesiz O'dur. İbrahim ardından geleceklere bu sözü devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı. Artık belki doğru yola dönerler." (Zuhruf: 26-28)
 

bu açıklamalara göre

Alıntı
bu durumlarına razı olmakta ve bundan mutluluk duymaktalar
bu durum tamamen kişinin kalben rızası niteliginde oldugu icin kişinin tekfiri söz konusu olur Ziyaeddin el-kudsiye göre.

Çevrimdışı Hak Mücadelesi

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • İleti: 1270
Alıntı
Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeni’ye (Hicri 1271 yılında vefat etmiştir.) şöyle soruldu:

"İslam diyarında bir kavim hristiyanlara bağlı olduklarını söylemekte, bu durumlarına razı olmakta ve bundan mutluluk duymaktalar. Hatta bu kimseler hristiyanlara bağlılıklarını göstermek için gemilerine onların bayrağını asmaktalar. Böyle kimselerin hükmü nedir?"

Onlara şöyle cevap verdi:

"Eğer bahsedilen bu kimseler cahil, fakat İslam’ın yüceliğine, bütün dinlerden üstün olduğuna ve İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inananan kimseler iseler ve kalplerinde de küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygı yoksa bu kimseler İslam içinde kalırlar. Fakat çok kötü bir şey yaptıkları için fasık hükmünü alırlar. Bu durum karşısında onlara tazir cezası vererek onları terbiye etmek gerekir. Eğer küfrün yüceliğine inanırlarsa mürted olurlar ve mürtedin hükümleri onlara uygulanır. Fakat İslam’ın hükümlerini bildikleri halde bunu yapmışlarsa kafir olurlar ve hemen tevbeye çağırılırlar. Şayet tevbe ederlerse müslüman, tevbe etmezlerse irtidat ederek dinden çıkmış sayılırlar."

El-Yemeni'ye sorulan bu sorudaki hristiyanlara bağlılık, vatandaşlık bağlılığıdır. Vela olan bağlılık değil. İslâm'ın yüceliğine, bütün dinlerden üstün olduğuna ve İslam'ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inanmaları da bundandır. El-Yemeni'nin fetvası da buna göredir.

El-Yemeni hakkında yazılan risale Türkçe'ye tercüme edildiği zaman sizlerle paylaşacağız inşaAllah. Bizlere tanıyacağınız zaman için şimdiden teşekkür ederiz.

Çevrimdışı İmam Buhari

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 14
Alıntı
El-Yemeni'ye sorulan bu sorudaki hristiyanlara bağlılık, vatandaşlık bağlılığıdır. Vela olan bağlılık değil. İslâm'ın yüceliğine, bütün dinlerden üstün olduğuna ve İslam'ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inanmaları da bundandır. El-Yemeni'nin fetvası da buna göredir.

El-Yemeni hakkında yazılan risale Türkçe'ye tercüme edildiği zaman sizlerle paylaşacağız inşaAllah. Bizlere tanıyacağınız zaman için şimdiden teşekkür ederiz.
   



Bu yaptığınız tevile siz inanıyor musunuz? Yaptığınız bu tevile ancak hiç bir şey bilmeyen cahiller inanır. O fetvada vatandaşlık diye bir kavram geçiyormu? Bunu söyleyebilmeniz için elinizde hiç bir tevile muhtaç olmayan delil gereklidir. O halde vatandaş olmak fısk ve taziri gerektiriyor öylemi? Peki gemiye çekilen bayrağı ne yapacaksınız? O bayrak neyin nesi? O yazılacak risaleyi hiç beklemeye gerek yok.Yapılacak bellidir bu görüşte olanlar kafir el yemeninin fetvasını çöpe atacaklar ve küfre düştükleri o durumdan tevbe edecekler bu kadar basit. Ayrıca sizlere tavsiyem hiç kimsenin sözünü delilsiz kabul etmeyin ve başkalarının görüşlerini tevil edip o kişileri kurtaracağız diye kendinizi ateşe atmayın.Herkes yaptığı hatanın bedelini ödesin ve ibret alıp düzelsin.

El yemeninin şu görüşü nasıl tevil edilir?

Es-Seyf’ul Bettar limen yuvali’l kuffar isimli eserinden

8. Soru: Ve öyle biri var ki bir kişi ile ihtilafa düştü ve şeriatın hükmünü istedi ve şeriat ona hüküm verdi. Diğeri ise: "Ben  hristiyanlara bağlıyım ve hristiyanların hükmünü istiyorum" dedi. Bu adam hakkında ne diyorsunuz , malı helal mıdır ? O mürted midir değil midir ?

8. Sorunun cevabı : Eğer (Uyruğu) hristiyanlara tabi olan kişi bu sözü, şeriat hükmünü sevmeyerek ve hristiyanlığın hükmünü helal görerek dediyse küfre girmiştir ve mürted olmuştur. Ahkamu'r-Ridde (irtidat hükümleri) bahsinde geçen mürted hükümleri ona uygulanır. Eğer bunu kasıtsız ve helal görmeyerek söylediyse o fasıktır ve ona şeriat hükmünün uygun gördüğü şekilde tâzir cezası vermek gerekir.”
Ey kendine imam Buhari ismini veren şahıs! Bilki! Allah (c.c) hakkında bilgisizce konuşmak şirkin ve küfrün esasıdır. Bid'at ve sapıklıklar onun üzerine bina edilir. Şu ilahi ikazı hiç bir zaman unutma;
"Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak «Bu helâldir, şu da haramdır» demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler."(Nahl suresi;116)

Çevrimdışı Hak Mücadelesi

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • İleti: 1270
Amacınız hakkı ortaya koymak mı, yoksa üste çıkmaya mı çalışmak ?

Size bu konuda yakın bir zamanda açıklama yapacağımızı bildirdim. Önyargılı yaklaşıp direkt olarak "yazılacak risaleyi beklemeye hiç gerek yok" demenize lüzum yoktu. Ayrıca risale yazıldı, fakat Türkçe'ye tercümesi bekleniyor.

Henüz bizden sorunun tam cevabı yazılmadan peşin hüküm vermeyin. Lütfen cevabımızı bekleyin.

Çevrimdışı asd

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 5
aslında mesele tek taraflı dusunulmeyecek olunursa bu kişiler tekfir edilmezler. ilk bakışta bildigimiz kadarı ile hüküm verecek olunursa bu kişilere kafir hükmünü veriyoruz bunu bir çok kişiye sorsan kafir hükmünü verir çünkü meseleye tam vakıf olamadığı için. aslında orada çok ince bir durum söz konusu ve zaten Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeni de o incelikten bahsediyor.

kişi islamı üstün görüyor islamın bütün dinlerden üstün olduğuna ve İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inanayor ve hayatında hiç bir şekilde şirk ve küfrün olmadıgını söylüyor. ama bu meselede bu meselenin cahili olduğunu söylüyor ve bunları hemen tekfir etmiyor yaptıkları amelinde kötü bir amel oldugunu söylüyor ve bir daha yapmamaları içinde ceza verileceğini söylüyor.

İbni temliye külliyat:ciltte şöyleder:
Bir söz ve görüş, küfür olur-, namazın, zekâtın, orucun ve haccm farz olduğunu inkâr; zinayı, içkiyi, kumarı, yasaklanmış evlilikleri helâl saymak gibi. Ama bunlara böylece inanan kimse, kendisine hitabın ulaşmadığı bir konumda ve durumda bulunabilir. Bu sebeble de bu hitabı inkâr eden kişi tekfir olunmaz. Meselâ henüz yeni müslüman olmuş, ya da uzak bir çölde yetiştiği için İslâm'ın prensipleri kendisine tamamen ulaşmamış kimse böyledir. İşte bu kimse, Hz. Peygamber'e inzâl buyurulduğunu bilmediği takdirde O'na inzâl olunan herhangi bir esası inkâr etmesi sebebiyle kâfirlikle damgalanmaz.
(Feteva:c. 3.s.303 türkçesi)


Alıntı
Eğer bunu kasıtsız ve helal görmeyerek söylediyse o fasıktır ve ona şeriat hükmünün uygun gördüğü şekilde tâzir cezası vermek gerekir.”

buraya gelince burasıda aynı diğer mesele gibi aslında ama biraz daha ağır kaçıyor tabi. buradada aynı şekilde hemen tekfir edilmeyecegini soyluyor ve diyorki kasıtsız bir şekilde soylediyse yani hristiyanların hükmünü Allahın hükmünden üstün görmüyor ama bir anlık gaflet veya korkutma hissi ile soylediyse o zaman tekfir edilmez diyor ve yine aynı şekilde uyarılacagını soyluyor. söyle düşünecek olursak bir müslüman aynı buradaki gibi ben turkum turk mahkemelerinin hükmünü istiyorum dese bir anlık gafletle veya bilinçsiz bir şekilde hemen onun tekfirmi edilmesi gerekir yoksa onu uyarmakmı gerekir. sen yanlış bir söz söyledin bu bir hatadır diye. sonuçta müslümanlarda bilinçsiz veya gayri ihtiyari bir şekilde bu şekilde gaflara düşüyor olabilirler ve bu gibi durumlardada onların uyarılıp tevbe etmeleri söylemek daha dogru. egerki dönmez iseler o zaman gerekli uygulamalar yapılır.

Çevrimdışı Tevhidi İnanç

  • Site Yetkilisi
  • *****
  • İleti: 1292
  • Şüphesiz İslâm bir gün hakim kılınacaktır..
Müslümanlara Karşı Kafirlere Yardım Kitabında Geçen: Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el-Yemeni’nin Fetvasıyla İlgili Açıklama:


d - Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeni’ye (Hicri 1271 yılında vefat etmiştir.) şöyle soruldu: “İslam diyarında bir kavim hristiyanlara bağlı olduklarını söylemekte, bu durumlarına razı olmakta ve bundan mutluluk duymaktalar. Hatta bu kimseler hristiyanlara bağlılıklarını göstermek için gemilerine onların bayrağını asmaktalar. Böyle kimselerin hükmü nedir?” Onlara şöyle cevap verdi:”Eğer bahsedilen bu kimseler cahil, fakat İslam’ın yüceliğine, bütün dinlerden üstün olduğuna ve İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inananan kimseler iseler ve kalplerinde de küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygı yoksa bu kimseler İslam içinde kalırlar. Fakat çok kötü bir şey yaptıkları için fasık hükmünü alırlar. Bu durum karşısında onlara tazir cezası vererek onları terbiye etmek gerekir. Eğer küfrün yüceliğine inanırlarsa mürted olurlar ve mürtedin hükümleri onlara uygulanır. Fakat İslam’ın hükümlerini bildikleri halde bunu yapmışlarsa kafir olurlar ve hemen tevbeye çağırılırlar. Şayet tevbe ederlerse müslüman, tevbe etmezlerse irtidat ederek dinden çıkmış sayılırlar. (Müslümanlara Karşı Kafirlere Yardım Kitabı s: 20-21)

Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeni; hicri 1271’de vefat etmiş olup, yaklaşk 200 yıl önce yaşamıştır. Şafii alimlerinden olup Eş’ari akidesine sahiptir.
Şimdi alimin sözünü tek tek açıklayalım:


" قوم في بلاد الإسلام من المسلمين "

“İslam diyarında bir kavim...”
Bu cümlede, haklarında soru sorulan kimselerin İslam diyarında yaşadıkları, soruyu soran kimsenin bu kimselere müslüman hükmü verdiği anlaşılmakta, fakat İslam diyarı diye belirtilen yerin şeriatle yönetilen bir yer mi yoksa kafirler tarafından sonradan işgal edilmiş bir yer mi olduğu anlaşılmamaktadır.


" يدعون أنهم من رعية النصارى "
“Hristiyanlara bağlı olduklarını söylemekte...”
Bu cümledeki söz arapça aslında “bağlı olmak” şeklinde olmayıp “raiyye” şeklindedir. Raiye ise “hükmü altında yaşamak” anlamındadır. Bu durumda haklarında soru sorulan kimselerin hristiyanların hükmü altında yaşadıkları, daha açıkçası İslam diyarının hristiyanlar tarafından işgal edilen yerinde yaşadıkları ve onlara bağlı olduklarını söyledikleri anlaşılmaktadır. O halde buradaki bağlılık (yani; raiyye); vatandaşlık, manasındadır. Dolayısıyla bu kimseler müslüman olup, bulundukları yerde  hristiyanlar tarafından işgal edildiği için onların vatandaşı olmuşlardır. Böylece onların bir vatandaşı olarak onlara bağlı olarak yaşamaktadırlar. O halde bu cümlede geçen “bağlılık” devlet olarak bağlılık olup din bağlılığı değildir.
Bu aynen bir Türke, nerenin vatandaşısın, diye sorulduğunda “Türk vatandaşıyım” diye cevap vermesi gibidir. Yine Almanya’da yaşayan bir müslümana nerenin vatandaşı olduğu sorulursa “Alman vatandaşıyım” demesi gibidir. Aynı şekilde İngiltere’de yaşayan bir müslümanın böyle bir soruya “İngiliz vatandaşıyım” demesi gibidir.
İşte bu şekildeki bir ifade; o devletin vatandaşı olduğunu, kimliğini ve pasaportunu taşıdığını ifade eder, yoksa hristiyanların dinlerine bağlı olduğunu ya da onların küfür olan sistemlerine sadakatla bağlandığını kesin göstermez.


" ويرضون بذلك ، ويفرحون به "
“Bu durumlarına razı olmakta ve bundan mutluluk duymaktalar.”
Burada hristiyanların yönetimi altında yaşayan ve onların vatandaşı olmuş müslüman kimseler, bu durumda olmaları yani hristiyanların vatandaşı olmalarına razı olmuş ve bundan mutlu oldukları belirtilmiştir. Zira hristiyanların, örneğin İngilizlerin vatandaşı olmak onlara çok olanaklar sağlamaktadır.
Örneğin; Amerikan vatandaşı olan bir müslüman, Türk vatandaşı olan bir müslümana göre daha çok imkan ve olanak sahibi olmaktadır. İşte bu özelliği sebebiyle Amerikan vatandaşı olmasından, onun kimliğini ve pasaportunu taşımasından razı olup bundan mutluluk duyması gayet doğaldır. Çünkü bu durumda olması sebebiyle daha rahat hareket edebilir, istediği yere gidip gelebilir, güzel muamele görür, daha çok kazanç eldebilir ve çokca sosyal hak ve imkanlara sahip olabilir ve bu da kişiyi hoşnut ve mutlu eder. İşte bu durum “raiyye” yani; koruma altında vatandaşlığı ifade eder, kesinlikle İslam’ı sevmiyorlar, İslam’a bağlı olmadıkları için buna sevinç duyuyorlar ya da İslam vatandaşı olmayı istemiyorlar ve bundan dolayı da sevinç duyuyorlar manasını ifade etmez. Şayet bu şekilde bir manayı ifade etmiş olsa idi ya da durum bu şekilde olmuş olsaydı işte bu hal apaçık bir küfür olurdu.
Oysa zamanımızda bir çok kişi bu şekilde devletlerin vatandaşı olmak için para dahi vermektedirler. Zira bu gibi devletlerin vatandaşı olmak bir çok kolaylık sağlamakta, bir çok ayrıcalığı beraberinde getirmektedir. Örneğin; bir İngiliz vatandaşı olmak maddi bakımından  büyük bir ayrıcalıktır. Bu sebeple bir müslüman İngiliz vatandaşı olmasını istemesi , İslam vatandaşlığını kesin  sevmiyor manasını ifade etmez.

 
" ومن الجملة أنهم يتخذون لسفنهم بيارق ، وهي تسمى الرايات ، مثل رايات النصارى ، إعلاماً منهم بأنهم من رعيتهم ."

“Hatta bu kimseler hristiyanlara bağlılıklarını göstermek için gemilerine onların bayrağını asmaktalar. Böyle kimselerin hükmü nedir?”

Buradaki bağlılık yani; tebayetten kasıt; devlete olan tebaiyettir. Dolayısıyla burada hristiyanlara bağlı olduklarını göstermek için onların bayraklarını gemilerine asanlar; ancak onlara bağlı oldukları yani; onların vatandaşı olduklarını göstermek için bu bayrağı asarlar, yoksa onların dinlerine tabi oldukları için ya da onların devletlerini yüceltmek için bu bayrağı asmazlar. Öyle ki İngiliz devletinde komunisti de, müslümanı da, yahudisi de, hristiyanı da bulunmaktadır. Hepsi de o devletin vatandaşı olmakla birlikte herkes kendi dinini yaşamaktadırlar. Buna rağmen hepsi de “İngiliz vatandaşı olduklarını” söylemektedirler.
O kimseler gemilerine hristiyanların bayraklarını asmakla onların vatandaşı olduğunu  göstermek, böylece kendileri için bir kolaylık sağlamak, dünyevi menfaatler sağlamak ve kendilerine bir zorluk çıkmasını ve eziyet gelmesini önlemek istemektedirler. Şayet o bayrağı asmamış olsalar veya itibar edilmeyen bir devletin bayrağını asacak olsalar aynı kolaylıklar kendilerine sağlanmaz, böylece bir çok sıkıntılara maruz bırakılırlardı.
O halde bu kimselerin o bayrağı asma sebepleri; o devleti yüceltmek olmayıp sadece dünyevi menfaatler sağlamak içindir.
Örneğin; “İngiliz vatandaşı olan kimselerin sınırdan aramaya tabi tutulmaksızın, kolayca geçebilmeleri ve bir zarara uğramamaları için arabalarına İngiliz bayrağı asmalıdır” diye bir uygulama çıkartılmış olsa ve sınırdan geçmek isteyen musluman bir İngiliz vatandaşı da sırf kendisine zarar gelmesin, daha kolay geçiş yapabilsin ve ayrıcalık sahibi olsun diye arabasına İngiliz bayrağını assa acaba o kimse kafir olur mu?
İşte soruda söz konusu olan kişilerin durumu böyledir.

" إن كان القوم المذكورون جُهَّالاً  ، يعتقدون رفعة دين الإسلام ، وعلوّه على جميع الأديان ، وأن أحكامه أقوم الأحكام ، وليس في قلوبهم مع ذلك تعظيم الكفر وأربابه ، فهم باقون على أحكام الإسلام"

“Onlara şöyle cevap verdi:”Eğer bahsedilen bu kimseler cahil, fakat İslam’ın yüceliğine, bütün dinlerden üstün olduğuna ve İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inanan kimseler iseler ve kalplerinde de küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygı yoksa bu kimseler İslam içinde kalırlar.”

Alim bu kimselerin hükmüyle ilgili sorulan soruya işte bu şekilde cevap vermiştir. Bu kimselerin bu yaptıkları amel dinin aslıyla alakalı olsaydı, bu durumda alim onları müslüman saydığı için kendisi kafir olurdu. Fakat bu kimselerin bu yaptıkları amel dinin aslıyla alakalı değilse fetvada bir yanlışlık yok demektir.
Verilen cevaba dikkat edilirse alim o kimselerin İslam dairesinde kalmaları için aşağıdaki şartları ortaya koymuş ve bu şartları yerine getirmiş olmaları halinde kendilerine müslüman hükmü verileceğini belirtmiştir.

Birinci Şart: Bu kimselerin cahil olmalarıdır: Buradaki cehalet; yaptıkları şeyin küfür veya haram olduğunu bilmiyorlarsa, manasındadır.

İkinci Şart: İslam’ın yüceliğine inanan kişiler olmalarıdır.

Üçüncü şart: İslam’ın bütün dinlerden üstün olduğuna inanıyor olmalarıdır.

Dördüncü şart: İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inanıyor olmalarıdır.

Beşinci şart: kalplerinde küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygıları olmamalıdır.
İşte bu şartların gerçekleşmesi halinde alim bu kimselere müslüman hükmü vermiştir. Öyleyse alimin kendilerine müslüman hükmü verdiği kimselerin vasıflarını bir kez daha gözden geçirelim ve bu kimselerin dinin aslını gerçekleştirip gerçekleştirmediklerini alimin onlar hakkında ortaya koyduğu sıfatlar ışığında netleştirelim.
İşte bu kimselere verilen sıfatlar:
Birincisi: Bu kimseler müslüman, fakat cahildirler. Yani yaptıkları amellerin İslam’daki hükmü daha onlara ulaşmış değil

İkincisi: İslam’ın yüceliğine itikad etmişlerdir. Yani; İslam dini bütün dinlerden daha yüce olup onun dışındaki tüm dinler batıldır. İşte böylece pratiklerinde İslam’ın yüceliğine ve diğer dinlerin batıllığına dair zıt bir amel yapmıyorlar. Hristiyanlara bağlı olduklarını söylemeleri ve bu bağlılıktan dolayı sevinmeleri ise sadece dünya menfaatleri ile alakalı olup dinle alakalı değildir. Bunu yukarıda izah ettik.
Alimin bu şartlar içine koyduğu; “inanan (itikad eden) kimseler” sözü; kalple mi yoksa amelle alakalı mıdır, yani; kalbiyle inandığı halde ameliyle zıddını yapıyor manasında mıdır?
Elbette ki alim bunu söylemek istememiştir. Zira başta da belirttiğimiz gibi el-Yemeni Şafii alimlerinden olup itikadde Eş’ari akidesine sahiptir. Dolayısıyla Eş’ariler; “itikad” sözünü kullandıklarında “amel de inanca uygun olmalıdır” demektedirler. Bu sebeple “inanan (itikad eden) kimseler” sözünden kasıt; ameliyle bunu bozmayacak şekilde bir itikada sahip olan kimselerdir.
Eş’arilere göre; Rasulullah (s.a.s)’a söven, buna rağmen O’na inandığını söyleyen bir kimsenin itikadı sahih olmayıp böyle söyleyen kimse yalancıdır. Çünkü ameliyle inancını yalanlamaktadır. Bu sebeple Rasulullah (s.a.s)’a söven böyle bir kimsenin inancının bozuk olduğuna hükmetmişlerdir. O halde Eş’ariler küfür illeti olarak; “amelin inanca uygun olmasını” almaktadırlar.
Eş’ariler diyorlar ki: “Şayet bu adam da iman olmuş olsaydı, Rasulullah (s.a.s)’a sövmek gibi bir ameli yapmazdı. Dolayısıyla bu adam sözünde yalancıdır, imanına itibar edilmez.” İşte böylece bunlar tekfir illetini amele değil, kalbe yüklemektedirler. Zira böyle bir kimsenin kalbinde bozukluk olmasaydı böyle bir ameli işlemezdi.
İşte bu sebeple alim; “İslam’ın yüceliğine inanıyorlar” dediği zaman sadece kalple değil, amelle de dinin yüceliğini zedeleyecek bir amel işlemiyorlar, demek istemektedir. Böylece bu kimseler amellerinde İslam’ın bütün dinlerden yüce olduğunun aksini gösterecek bir durum içerisinde olmadıkları gibi kalplerinde de kafirleri yüceltecek bir tavır ve bu tavrı ortaya koyan bir amel sergilemiyorlar.

Üçüncüsü: İslam’ın bütün dinlerden üstün olduğuna da itikad etmişlerdir. Yani; İslam dini bütün dinlerden daha üstün olan, diğerleri ise batıl olan dinlerdir. Böylece bu kimseler; doğru ve yanlışı bildirecek tek dinin İslam olduğuna inanmaktadırlar. Bununla birlikte o sırada kafirlerin hükmü altında yaşadıkları için İslam devleti zayıf durumdadır. Bu sebeple şayet İslam devletinin vatandaşı olduklarını söylerlerse bir menfaat elde edemeyecek veya menfaatleri az olacak ya da saldırı ve eziyetlere maruz kalacaklardır. İşte böyle inanmaları sebebiyle İslam devletine değil İngiliz devletine bağlıyız, diyorlar.
Bu durum şuna benzer: “Bir kimsenin gemisi var ve bu olayın geçtiği dönemde yaşamaktadır. İşte kimse İngiliz karasularından geçerken İslam devletinin bayrağını gemisine asarsa oradan geçemeyecek ve belki zorluk çıkaracaklar. İşte bu sebeple daha kolaylık olsun diye İngiliz bayrağını asarsa ve bu bayrağı asarken onların dinine bağlı olduğunu veya onlara dost olduğunu göstermek istemiyorsa, işte böyle yapmakla onları yüceltmiş, dinlerini kabul etmiş ve onlara vela yapmış ve de müslümanlara düşman olduğunu ilan etmiş sayılmaz.
Bu durum şuna benzer; bir kimsenin müslüman doktor olduğu halde, hristiyan doktoru becerekli, daha bilgili olması sebebiyle tercih etmesi veya müslüman tüccar varken, daha ucuz ve kaliteli mal sattığı için hristiyan tüccardan mal almayı tercih etmesi gibidir. İşte bu gibi durumlarda onların dinini sevmek, onlara vela yapmak söz konusu değildir.

Dördüncüsü: İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna da itikad etmişlerdir. Yani; İslam dışındaki hükümlerin kötü olduğuna, sahih olmadığına inanmakta ve pratikte bunu göstermektedirler.
Bu kişilerin yaşadığı dönemde İslami hükümler doğru bir şekilde tatbik edilmemekte, fısk, zulüm, adaletsizlik söz konusu olmakta, devlet zayıf ve fasık bir durumda olmaktadır. Öyle ki kafir devlet belki varolan bu İslam devletinden daha adaletli bir yönetim sergilemektedir. Ama önemli olan bu kişilerin inançlarının; İslam’ın hükümlerin en doğru, en üstün hükümler olduğuna inanıyor olmalarıdır. Yani; hristiyan devletinde her ne kadar adalet ve hürriyet olsa bile İslam’ın hükümleri her zaman için en üstün ve daha doğrudur. Bu sebeple her kim islama zıt  kafirlerin hükümlerini kabul ederse  kafir olur.

Beşincisi: Kalplerinde küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygıları söz konusu değildir. Yani; amellerinde küfre ve kafirlere karşı bir dostluk söz konusu olmayıp tüm bağlılıkları İslam’a ve müslümanlaradır.
İşte bu kimseler bu şekilde inanmakta ve pratikte de böylece yaşamaktadırlar. Hristiyanlara bağlı olduklarını söylemeleri ise onları yüceltmek için değil, dünyevi menfaat sağlamak içindir. Aksi takdirde bu şartlar o kimselere uymaz. Zira o kimseler bayraklarını gemilerine asarken o kafir devleti veya hristiyanları ya da küfrü ve ehlini yüceltmek için asmamaktadırlar, sadece kolay bir şekilde geçsinler ve böylece bir fayda elde etsinler diye bunu yapmaktadırlar.

İşte bu kimseler alimin saymış olduğu bu şartlar dahilinde İslam dairesinde kalırlar. Bu sebeple şayet bu şartlardan bir tanesi gerçekleşmezse İslam milletinden çıkarlar. Alimin bu şartları ortaya sunmasının sebebi; o kimselerin yaptıkları amelde Hristiyanlara ve hristiyan devletinin dinine meyilli olduklarını, kafir devlete her yönden bağlı olduklarını gösteren, böylece küfre girmeleri söz konusu olan bir ihtimalin söz konusu olmasıdır. Fakat bu gibi ihtimalli durumlarda hemen hüküm vermemek, meseleyi araştırmak gerekir. Çünkü yakin şüpheyle ve ihtimalle kaldırılmaz. Bu nedenle yaptıkları ameli yapma sebeplerini, bayrağı neden asmış olabileceklerini, bundan neden mutluluk duyduklarını iyice araştırmak gerekir. Böylece araştırma sonucunda şayet: “Onlara bağlı olduğumu söylüyorum ki bu şekilde kendim için bir kolaylık sağlayayım. Bayraklarını gemime asma sebebim de onların karasularından sadece kolaylık geçebilmek içindir, yoksa ben o bayrağa karşı bir saygım söz konusu olmayıp, gerekirse ayağımın altına da koyarım” diye cevap verirse bu durumda bu kimse tekfir edilmez.  Zira böyle bir kimsenin yaptığı amel dinin aslıyla ilgili değildir. Bu konuda cehalet mazeret olup huccet ikame etmek gerekir. Oysa yaptıkları bu amel belki küfür olabilir, ama bu ameli işlediği için hemen kafir sıfatını almaz ve durumun araştırılması gerekir.


" لكنهم فساق مرتكبون لخطب كبير ، يجب تعزيرهم عليه ، وتأديبهم وتنكيلهم  "
“Fakat çok kötü bir şey yaptıkları için fasık hükmünü alırlar. Bu durum karşısında onlara tazir cezası vererek onları terbiye etmek gerekir.”

İmam sözlerine devam ederek bu kimselerin yaptıkları amelin çok kötü olduğunu ve bu yaptıkları sebebiyle fasık hükmünü hakettiklerini söylüyor. Zira bu amelin küfür şüphesi vardır ve bu sebeple bu kimseler yaptıkları bu amelle büyük günah işlemişlerdir. Dolayısıyla bu yaptıkları amelin zahiren kafirlere benzemek gibi olduğunu, böyle yapmaları sebebiyle fasık ve günah işlemiş olduklarını kendilerine anlatmak ve bir daha böyle yapmasınlar, başkalarına kötü örnek olmasınlar diye onlara tazir cezası vermek suretiyle onları terbiye etmek gerekir.


:" فإن اعتقدوا تعظيم الكفر ارتدوا ، وجرى عليهم أحكام المرتدين ."  
“Eğer küfrün yüceliğine inanırlarsa mürted olurlar ve mürtedin hükümleri onlara uygulanır.”

Bu kimseler bu yaptıkları ameli şayet küfrü ve kafirleri yüceltmek için yapmışlarsa ve bu durum amellerinde de ortaya çıkmışsa işte böyle bir durumda kendileri için geçerli bir özür söz konusu olmayıp mürtedin hükmünü hakederler ve irtidat hükümleri kendilerine uygulanır.
Öyleyse bu kimseler alimin koyduğu şartlardan herhangi birini ihlal etmişlerse veya bu bayrağı asarlerken küfrü ve ehlini yüceltmek için asmışlarsa veya kafirleri ve küfrü müslümanlara tercih için yapmışlarsa işte bu durumda mürted olurlar ve kendilerine mürtedin hükmü uygulanır.


" وإن كانوا علماء بأحكام الإسلام ، ومع ذلك صدر عنهم ما ذكر فيستتابون ، فإن رجعوا عن ذلك ، وتابوا إلى الله ـ تعالى ـ ، وإلا فهم مارقون  ."

“Fakat İslam’ın hükümlerini bildikleri halde bunu yapmışlarsa kafir olurlar ve hemen tevbeye çağırılırlar. Şayet tevbe ederlerse müslüman, tevbe etmezlerse irtidat ederek dinden çıkmış sayılırlar.”
Şayet söz konusu olan bu kimseler yaptıkları bu amelin hükmünü biliyor ve bunu bile bile yapmışlarsa yine kafir hükmünü hakederler ve tevbeye çağırılırlar. Şayet tevbe ederlerse İslam’a dönmüş olurlar, tevbe etmezlerse de mürted hükmünü hakederler.

 
" وظاهر الآيات والأحاديث عدم إيمان المذكورين "

“Ayetlerin ve hadislerin zahirine göre bu gibi kişilerin imanı yoktur.”
Ayet ve hadislerin zahirine göre bu kimseler iman sahibi değildirler. Ve şayet bu nasların zahirine göre onlar hakkında küfür hükmü verilmiş olsaydı bir hata söz konusu olmazdı. Şöyle ki; müslüman bildiğimiz bir kimsenin, gemisine İngiliz bayrağını astığı görülmüş olsa ve bu sebeple kendisine “küfür hükmü” uygulansa yanlış yapılmış olmaz. Ama bu kimseye irtidat hükmü verilecek ve o kimse bundan dolayı öldürülecekse mutlaka durumunu araştırmak gerekir. Acaba o kimse hakkında ortaya konan şartlara durumu uyuyor mu yoksa uymuyor mu net olarak ortaya koymak gerekir.
Alim bu sözleriyle bu kimselere irtidat hükmünün nasıl uygulanacağını, yani hem dünya hükmü hem de ahiret hükmü açısından azabı hakeden kafir hükmünü bunlara nasıl uygulamak gerektiğini iyice ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte bu kimseler hakkında zahire göre, yani Kur’an ve sünnet naslarına göre küfür hükmü vermiştir. Zira zahire göre bu kimseler kafirlere dostluk göstermiş, bu sebeple sevinç duymuşlardır. Bununla birlikte kendilerine riddet hükmü uygulanacağı vakit; durumlarını araştırmak gerekir.  
İşte bu sebeple alim zahire göre hükmün nasıl verileceeğini açıklamaya başladı ve şöyle dedi:


" فالآية تقتضي أن الناس قسمان : الذين آمنوا وليهم الله ـ تعالى ـ ، أي لا غيره ، فليس لهم مولى دون الله ورسوله ، ( الله مولانا ، ولا مولى لكم ) ، والذين كفروا أولياؤهم الطاغوت ، فلا واسطة ، فمن اتخذ الطاغوت ولياً من دون الله ، فقد خسر خسراناً مبيناً، وارتكب خطباً جسيماً ، فليس إلا ولي الله وولي الطاغوت ، فلا شركة بوجه من الوجوه البتة ، كما تقتضيه الآية. وقال تعالى :- فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا ، وقد حكم الله ألا نتولى الكفار بوجه قط، فمن خالف لما يحكم  ، فأنى يكون له إيمانٌ ، وقد نفى الله إيمانه ، وأكّد النهي بأبلغ الوجوه والإقسام على ذلك فاستفده "  اهـ

“Allah-u Teâlâ  bu konuyla ilgili olarak bir başka ayette şöyle buyuruyor:
“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura ulaştırır. Kafirlerin velileri (ise) tağuttur. Onları nurdan karanlıklara ulaştırır(lar). İşte onlar ateş ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır."
(Bakara 257)
Bu ayet insanların iki kısım olduğunu gösteriyor:
İman edenler...
Bu kimselerin velisi, başkası değil sadece Allah-u Teâlâ'dır. Bu sebeble onlar ancak Allah-u Teâlâ'yı ve rasulünü veli edinirler. Tıpkı Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in:
"Bizim mevlamız Allah'dır. Sizin mevlanız ise yoktur." dediği gibi...
Kafirler...  
Bunların velisi ise tağuttur. O halde her kim Allah-u Teâlâ'yı değil de tağutu veli edinirse işte o kimse apaçık bir hüsran içindedir ve büyük bir hata yapmıştır. Bir insan ya Allah-u Teâlâ'nın velisi ya da tağutun velisi olur. Onun için üçüncü bir şık yoktur. İşte ayetin manası budur.

Allah-u Teâlâ  bir başka ayette şöyle buyuruyor:

"Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında ihtilaf ettikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra (haklarında) verdiğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar."
(Nisa: 65)
Allah-u Teâlâ  her konuda kafirleri dost edinmeyi yasakladığı halde bu hükme muhalefet edenin nasıl imanı olabilir? Allah-u Teâlâ onların imanının olmadığını yeminle ve en yüksek tekitle bildirmiştir." (Es-Seyf’il el-Bettar)
Bu açıklamalar ışığında şunu söylüyorum: Alimin en son söylediği söz göstermektedir ki; alim, zahirlerine göre o kimselere küfür hükmü vermiştir. Dolayısıyla baştaki sözü ile son söylediği söz arasında bir çelişkisi söz konusu değildir. Fakat bu sözler arasındaki farkı anlamayan bazı cahiller, alimin sözünün başı ile sonunun aynı olmadığını söylemektedirler. Oysa alimin ilk sözünde verdiği hüküm; dünya ve ahirette azabı haketmeyle ilgili hükümdür. Son sözünde söylediği ise; zahire göre verdiği küfür hükmüdür. İşte bu sebeple alimlerin sözlerine doğru anlamayan kimseler bir çok yanlış sonuçlar çıkarabilirler.
Bu söylenilenlerin özeti olarak bu meseleyle ilgili şu sonuçlar çıkmaktadır:

Birincisi: Bu meselede haklarında soru sorulan kişilerin yaptıkları fiil dinin aslıyla alakalı değildir ve bu konuda cehalet mazerettir. Zira yaptıkları amel, ihtimalli bir ameldir. Ama bu meseleyle ilgili olarak aglabuzzanla hüküm verilecek olsa zahiren küfür hükmü verilecektir. Fakat azabı hak eden küfür hükmü verilecekse işte o zaman meseleyi araştırmak ve huccet ikame etmek gerekir.
 
İkincisi: Bu kimselerin yaptıkları amel zahiren küfür olan ve imana ters olan bir ameldir. Çünkü bu kimseler zahiren kafirlere dostluk göstermektedirler. Buna rağmen böyle bir ameli yapan kimseye huccet ikame edilmeden tekfir söz konusu olmaz.

Üçüncüsü: Bu gibi amelleri bilmeden yapan kimse mürted olmaz ve ta ki durumu araştırılıncaya kadar azabı hakeden kafir hükmü verilmez. Ancak bu amelin hükmünü öğrenmek için çaba göstermediği için kendisine fasık hükmü verilir ve tazir edilerek cezalandırılır. Zira kafir devletin bayrağını asmak küfürdür, ancak bizatihi küfür değildir. Bu sebeple cehalet mazeret sayılır ve kişi onu yücelttiğini bilmeyebilir.
Örneğin; hacca gitmiş müslüman bir kişi orada grubu belli olsun diye kendi ülkesinin bayrağını göğsüne asarsa bundan dolayı tekfir edilmez. Zira bayrak asmak bigayrihi küfür olan bir ameldir. Şayet bu kimse bayrağın hükmünü bilmiyor, bu sebeple ameli işlemiş ve amacı o gruba bağlı olduğunu göstermek ise her ne kadar yaptığı küfür olsa bile kendisine huccet ikame etmeden tekfir edilmez. Bununla bilikte azarlamayı hakeder.
Bu sebeple bir dine bağlı olduğunu göstermek ile bayrağı asmak arasında çokca fark vardır. Bu iki mesele arasındaki farkı görmeyen kimse cahil olan, hiçbir şeyi bilmeyen bir kimsedir. Çünkü kafirlerin dinine bağlı olduğunu göstermek bizatihi küfür olan bir fiildir. Fakat bir devlete bağlılığını göstermek için bayrak asmak ise bigayrihi küfürdür. Şayet bir kimse bayrak asmanın bizatihi küfür olduğunu iddia ediyorsa bu konuda bir delil ortaya koyması gerekir. Oysa bayrak asmanın bizatihi küfür olduğuna dair ne bir ayet ne de bir hadis vardır. Üstelik bayrak asmak bir kaç manalı bir ameldir. Kişi bir dine bağlı olduğunu göstermek için de asabilir, o devlete bağlı olduğunu göstermek için de asabilir veya tanınmak ya da bir menfaat elde etmek için de asabilir. O halde bu şekilde bir kaç manalı bir amel söz konusu olduğunda mutlaka niyet sormak gerekir. Şayet araştırma sonucunda kişi; “ben bu dine bağlıyım” derse mutlaka kafir olur. Zira bu söz tek manalı bir sözdür. Ama o kişi: “Ben bu devlete bağlıyım” derse bu söz bir kaç manalıdır ne kastettiğini sormak gerekir. Bu sebeple El-Yemeni’nin fetvasındaki bağlılık (tebaiyet) yani; o devletin vatandaşı olduğunu göstermek içindir. Yoksa o devletin dinine bağlılığını göstermek için değildir.
"Hak" ile meşgul olmayanı "batıl" işgal eder !

Çevrimdışı ubeyd35

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 5
    İmam Buhari nikli şahıs bu son açıklama için ne diyor?

Çevrimdışı ubeyd35

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 5
El yemeninin şu görüşü nasıl tevil edilir?

Es-Seyf’ul Bettar limen yuvali’l kuffar isimli eserinden

8. Soru: Ve öyle biri var ki bir kişi ile ihtilafa düştü ve şeriatın hükmünü istedi ve şeriat ona hüküm verdi. Diğeri ise: "Ben  hristiyanlara bağlıyım ve hristiyanların hükmünü istiyorum" dedi. Bu adam hakkında ne diyorsunuz , malı helal mıdır ? O mürted midir değil midir ?

8. Sorunun cevabı : Eğer (Uyruğu) hristiyanlara tabi olan kişi bu sözü, şeriat hükmünü sevmeyerek ve hristiyanlığın hükmünü helal görerek dediyse küfre girmiştir ve mürted olmuştur. Ahkamu'r-Ridde (irtidat hükümleri) bahsinde geçen mürted hükümleri ona uygulanır. Eğer bunu kasıtsız ve helal görmeyerek söylediyse o fasıktır ve ona şeriat hükmünün uygun gördüğü şekilde tâzir cezası vermek gerekir.”
 
   Site yetkilisi  bu fetvayı bize açıklasın
 

Çevrimdışı ubeyd35

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 5
Eğer bir kişi tağuti sistemlerin bayraklarının küfre delalet ettiğini biliyor ama bunu asmanın küfür olduğunu bilmiyorsa bu kişi Tevhidi anlamış değildir. Zaten verdiğim örnekte bu kişinin inancının ne kadar batıl olduğunun göstergesidir.   İSLAM DAVETÇİSİ nikli şahsın bu sözleriyle yukarıda yazdığınız ziyaeddin el kudsi nin son bölümdeki görüşleri tamamen çelişkili,gerçi ilk bölümde de ziyaeddin el kudsi tağutu simgeleyen bayrakları asmanın  tevhidin feri meselesinden değil aslındandır diyor,bu çelişkilere bir açıklama yapın

Çevrimdışı İmam Buhari

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 14

Bismillahirrahmanirrahim.


Uzun zaman önce “Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el- Yemeni fetvasına katılıyormusunuz?" Şeklinde başlık açarak bu forumda bir tartışma başlatmıştım.Bizzat muhataplarım bu forum yöneticileri vs gibi görünsede “Müslümanlara karşı kafirlere yardım etmenin hükmü” ismiyle hakyayınlarından çıkan ve seyfuddin el-muvahhid ( ! ) mustear (takma isim) ismiyle yayınlanan kitabın yazarı asıl muhatap aldığım kişidir.Tabi bu yazarın ekmiş olduğu fitneden etkilenip bu tarz batıl görüşleri kim akide edinen herkes Allah (c.c) rızasını gözeterek ve O’ndan yardım dileyerek yapmış olduğumuz davetin ve reddiyenin kapsamına girmektedir.

Bizim yaptığımız açıklamalara ve itirazlara yapılacak reddiyenin Arapçadan Türkçeye çevrilmesi sebebi ile aradan biraz zaman geçmesi ve tercüme sonunda reddiye adı altında kelamdan başka ilmi hiçbir değer taşımayan yazıya karşı cevap verilmeye değmediği için duyarsız kalmamız uzun zamandır cevap vermemize Allah'ın izni ile birazda olsa engel olmuştur.Tabi cevap vermeyişimize birazda olsa dini ve dünyavi meşgalelerinin payıda vardır elbette. Ne yazık ki günümüzde nerede ise bizim haricimizde insanların Allah hakkında bilgisizce konuşan,yazanlara karşı duyarsız kalmaları bizi oldukça düşündürmekte ve üzmektedir

Üyeler belki bilmiyor olabilirler normalde arapçadan türkçeye çevrilen bu reddiye daha önce arapça sitede ebu meryem diye tanınan bir şahsa karşı yapılmış olup direk bizim yazımız muhatap alınarak yazılmadığını belirtmek isteriz. Ebu Meryemin asıl ismi Allahu alem Abdurrahman bin Tala ve şu an sanırım avrupada ikamet etmektedir. Daveti genellikle bildiğim kadarı ile Bosnalılar arasında yayılmakta olsa bile kendisinin tevhidle bir alakası yoktur. Silsile tekfir fitnesine oda kapılmış ve hiristiyanı tekfir etmeyen bir kişinin Müslüman kalabileceği iddiasına sahip olmuştur daha neler neler. Ladin vs gibi kişileri tekfir etmesi herhalde savaştan kaçma kaypaklığından kaynaklanıyor olabilir. Çünkü bu tarz durumlar sözde cihad ( ! ) bölgesi olan yerlerde ki kişilerde sık sık görülmektedir.  Davasında samimi olan bir kişi silsile tekfir gibi bir saçmalığı ortaya atmaz.

Cevap vermeye ilk önce Allah nasip ederse ASD adlı üyenin “ TEVHİDDE CEHALET BAZI DURUMLARDA MAZARET OLUR ” şeklinde ileri sürdüğü küfür olan görüşü çürütmekle başlayacağımızı şimdiden belirtmek isteriz. ASD Adlı üye Allahu alem görüşünün ne anlama geldiğinden bile habersizdir.İnşaAllah yapmış olduğu gaftan sonra bu görüşünden rucu etmiştir.Fakat yaptığı gafın şimdiye kadar farkına varsaydı gelir görüşlerini red ederdi.

Günümüzde üzerinde tartışılan meselelerin usulü ile alakalı kimsenin bir görüş sahibi olduğunu,dert edindiğini pek zan etmiyorum. Kim ne diyor neye nasıl küfür diyor kimsenin haberi bile yok. Günümüzde çoğu kişi delile tabi olmak yerine körü körüne fırkasına tabi olup,liderlerini rab edinmeyi göze alabiliyor. Aynen ehli kitabın din adamlarını rab edinmesi gibi.Tabi kişiler selefin yolunu bırakır seleften nasibini almamış ve tevhidle hiç alakası olmayan bu çağın davetçilerinin yoluna tabi olurlarsa elbette bu duruma düşmeleri kaçınılmaz olur.Oysa Allah rasulü bize hayırlı nesilin ilk üç asırda olduğunu açıkca beyan etmiştir. Bu çağ ise her türlü batılın hakim olduğu bir çağ olması dolayısı ile bu çağda hayırlı kişilerin varlığı  ancak firkayı Naciye için söz konusudur Allah’u alem.

” İmran b. Husayn'dan (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Ümmetimin en hayırlıları, benim içinde yaşadığım nesildir. Sonra onları takip eden nesil gelir. Sonra onları takip eden nesildir."


İmran (r.a.) diyor ki:

"Rasulullah (s.a.v.), içinde yaşadığı kuşaktan sonra iki nesil mi zikretti üç nesil mi, bilemiyorum."

Rasulullah'ın (s.a.v.) hadisi şöyle devam ediyor:

"Sizlerden sonra gelecek olan bir kavim vardır ki, (yalan yaygın olduğu için) şahitlik etmeye hazırdırlar. Kendilerine güvenilmez; zira ihanet ederler, söz verip yerine getirmezler, bir de onlarda şişmanlama görülür."


(Buhari Şehadet: 9, Fedailu Ashabı'n-Nebiyy: 1, Rikak: 7, Eynıan: 10, 27, Müslim Fedailu's-Sahabe: 210-215, Ebu Davud Sünnet: 9, Tirmizi Fiten: 45, Şehadet: 4, Menakıb: 56, Nesai Eyman, İbn Mace Ahkam: 27, Ahmed: 1/378, 434, 2/228,410)

"Fethü'l-Mecid ala Şerhi Kitabi't-Tevhid"
adlı eserde Abdurrahman b. Hasan ise ilgili hadisi şu şekilde açıklamıştır.

"Sonra sizden sonra bir kavim geldi ki..."
ifadesiyle bunların şahitlik işini hafife aldıkları, bununla alay ettikleri, doğruyu ve gerçeği araştırmadıkları belirtilmiştir. Bu, onların dindarlıklarının az oluşundan ve müslümanların zayıflığından kaynaklanmaktadır. Bu dönemdekilerin ihanet içinde bulundukları ve bir çoğunun haince tavırlar sergiledikleri de belirtil-miştir. Bunlar, üzerlerine düşen vacip görevleri yerine getirmezler. İşte bu tür kötü amellerin başgöstermesi, bunların İslamda zayıflıklarının ve imanlarının olmadığının göstergesidir.

"Bunlarda şişmanlama görülür." ifadesi bu kimselerin dünyaya rağbetlerinin çokluğunu, ahiret yurdundan ve bununla ilgili amellerden gaflet içinde bulunduklarını, kendi şehevi duygularını tatmin ve sırf dünya nimetlerinden yararlanma peşinden koşturduklarını gösterir.

Enes hadisinde şöyle buyurulur:

"İnsanlar üzerine bir dönem gelmiş olmasın ki, gelen dönem bir öncekisini aratmış olmasın, bir sonraki dönem bir öncekini aratacak şekilde daha kötü olacaktır. Bu, siz Rabbinize kavuşuncaya dek sürecektir."

Enes (r.a.) demiştir ki:

"Bunu Nebimiz'den (s.a.v.) dinledim. Şer bu ümmette gittikçe artarak devam edecektir. Şirk ve bid'at kendini ilme nisbet edenlerin çoğunda, hatta kendini Öğretim ve eser vermeye adamış olanların içinde bile çok yaygın olacaktır."(Aliyyu'l-Kari, Esrarı'l-Merfu'at: 269)

İbn kayyım Allah Ondan razı olsun şeytanın tuzakları adlı eserinde kabircilerin tevhidi sulandıracak tarzda ektikleri şüpheler hakkında söylediği gibi ” Bu öyle bir fitnedir ki, Allah’ın kendileri hakkında hidayet dileyip merhamet buyurduğu kullarından başkaları bundan salim kalamaz.” Günümüzde tevhidi sulandırmak için ortaya atılan şüphelerden ancak kalbi imanla dolu olan kişiler etkilenmez. Demek ki bu tarz şüphelerden salim olmak ancak sahih bir imanla mümkündür. İman ehli olmayan kimse mutlaka bu şüphelerden payına düşeni alır. Nasıl ki kabirciler ilk önceleri sözde masum gibi görünen amellerle şirk yoluna girmiş ve zamanla şirki haşa tevhid zan etmiş iseler günümüzde bir çok davetçi geçinen zümrede aynen Enes (r.a) bahsettiği durumda ki gibi karşılaştığımız güncel meseleler de şirk olan amelleri tevhid ,şirki işleyen kişileri de Müslüman (!) olarak insanlara tanıtmıştırlar. Kabirciler nasıl ki görüşlerini delilendirmek için geçersiz deliller ileri sürmüş ve türlü türlü itibar edilmeyecek tevillere kalkışmış iseler işte günümüzde ki tevhide sözde çok yakın olan bu zümrelerde aynen kendi batıl görüşlerini türlü türlü itibar edilmeyecek tarzda delillerle,tevilerle ızah etmeye,isbat etmeye çalışmışlardır.

İmam ibn kayyım şeytanın tuzakları adlı kitabında kabircilere yönelik hocası şeyhulislam Ibni Teymiye’den naklettiği görüşler her ne kadar da kabircilere yönelik olsada aynı mantıkta olan her kesim bu sözlerden payına düşeni alır.

Şeyhulislam diyor ki “Zaten daha önceki Peygamberlerin getirip tebliğ ettikleri ilahi dinlerin asılları da hep bu mantık ve gidişle bozulmuştur. Tevhid Güneşi apaçık ortada iken, şu veya bu şirk yoluna kayışlar hep böyle olmuştur. Eğer Yüce Allah'ın şu ümmet-i mer humeye bahşettiği islam mürşidleri( irşat edenler,iyiliği emredip kötülüğü yasaklayanlar) olmasaydı, önceki dinlerin başına gelenler, güzelim İslam'ın başına da gelmiş olacaktı. Bu sebeble, İslam'ın dili, Sünnet'in bit'at ve dalaletlere çekilmiş kılıcı demek olan imam Malik, Sevri, Evzai, Leys bin Sa'd İmam Şafii, Ahmed, Ishak, Ebu Ubeyd, Ebu Hanife, Ebu Yûsuf, Mu- hammed Şeybani, îmam Buharı ve Müslim, gibi din imamlarının mev-cudiyetlerini, Yüce Allah'ın bu Ümmet-i Muhammed'e büyük bir lütfü ve rahmeti olarak bilmeli ve onların birinci elden verdikleri îslami bilgi-lere hakkıyla sahip olmalıyız. Tahrifçilere, bit'atçılara aldanmamalıyız." (Kitabü'l-iman: 344. (Şeyhulislam Ibni Teymiye), el-Mektebû'l-lslami, Dimaşk,1381-1961.)

Yine aynı yerde imam ibn kayyım dikkatimizi yapmış olduğu nakildeki anlamlı uyarılara çeker;

”Bu çok önemli hususu böylece noktalarken, Sünnet'in büyük tercümanlarından Allâme Ebu'I-Vefâ Ibni Akîl'in, önemli bir tebliğini sunmak istiyorum! O büyük zât, aynen şöyle diyor:

"Cehalet ve aşırılık yolunda bulunanlara, şer'i emir ve yasaklar ağır gelmiş (!) ve bu yüzden onlar, kendi cehalet ve gafletlerine (nefsanî arzularına) uygun âdetler ve kanunlar aramışlardır. Arzu edip de bula-madıklarını, kendileri îcât etmiştir. Böylece, kimsenin emri altında olmamak gibi bir hürriyete ermişler, neticede bit'ate ve küfre düşmüşlerdir. İşte şerîatin yasakladığı şekilde kabirlere tazimde bulunmaları da, onların bu tutum ve gidişinin bir misalidir. Dikkat edilirse, görülür ki onlar şerîatin bu husustaki bütün yasaklarını irtikâb etmişler, neticede puta tapıcılarm durumuna düşmüşlerdir. Ve daha neler….."


Son söz olarak imam ibn kayyımın kendi dönemi için zikretiklerini buraya aktarıyor ve herkesi içinde bulunduğumuz dönemin ve insanların hallerinin ne durumda olduğunu iyice düşünmeye davet ediyorum. İmam kendi dönemi için şu tespitlerde bulunuyor;

 ”Allah'ın Rasulü ile gönderdiği yüce islâmın ne olduğunu iyi bilen, tevhidin ve şirkin ne olduğunu güzelce tanımış bulunan birisi, ilk müslümanlar ile şu bit'atcilerin doğu ile batı kadar birbirinden ayrı ve uzak olduğunda hiç şüphe etmez. Nitekim şâirin şu ibretli sözüde, bü hâli gayet güzel temsil etmektedir:

"Sevgili, doğuya doğru gitti! Ben ise batıya doğru yönelip boyuna ondan uzaklaşıyorum! Doğu ile batı, birbirine ne kadar uzaktır."

Zamanımızdaki müslümanların hâl ve gidişinin ne kadar acı ve fecî olduğunu biz ancak bu kadarı ile zikredip dile getirmiş bulunuyoruz. Aslında durumun bizim tasvir etmeye çalıştığımızdan çok daha fecî olduğunda şüphe yoktur! Çünkü bu fitne ve bit'atlerin zehirli tohumları, tâ ashâb zamanında atılmış ve o günden bu güne doğru da artarak, kuvvetlenerek devam edip gelmiştir. îbret alanlar için bunun, yani fitnenin tohumlarının tâ Hz. Enes'ler, Ebu'd-Derdâ'lar zamanında atılmış bulunduğunun da pekçok acıklı ve ibretli örnekleri vardır! işte, yine Buhârî'nin Sahîh'indeki bir rivayet aynen şöyledir: Ebu'd-Derdâ'nın hanımı Ümmü'd-Derdâ der ki:

 "Birgün ben, ashab-ı kiramın üzerinde bulundukları hâl ve gidişten, okunan ezan ve kılınan namaz hâriç, hiç bir şey kalmadığına şahit olmaktayım!"


İmam Mâlik'in el-Muvatta'sında amcası Ebû Süheyl bin Mâlik'ten nakletiği şu olay da ne kadar ibretlidir!

Evet, Süheyl bin Mâlik şöyle diyor: "Bu gün ben, ashâb-ı kiramın üzerinde bulundukları hâl ve gidişten, okunan ezan ve kılınan namaz hariç, hiç bir şey kalmadığına şahit olmaktayım."

Imam'ı Zührî şöyle demiştir: Şam'a vardığımda, Hz. Enes'i ziyarete gittim. Fakat onu ağlar bir vaziyette gördüm ve niçin ağladığını kendisinden sorduğumda, o şu cevabı verdi: "Niçin ağlamıyayım? VAllahi ben, bildiğim sünnetlerden, cemaatla kılınan şu namaz hâriç, bir şey kalmadığına şahit olmaktayım! Bu namazın dahî zayi edildiğini görüyorum." Bunu rivayet eden de, Imâm-ı Buhârî hazretleridir. Buhârî'nin diğer rivayetinin ifâdesi ise, biraz farklıdır ve şöyledir: "Ben, Rasulullâhın zamanında bilip tanıdığım şeylerin, bugün tanınmaz hâle geldiğine şahid olmaktayım." (şeytanın tuzakları)

Bizde Allah’ın izni ile selefi salihin  yolunun takipçileri olarak tevhid hakkında ekilen şüpheleri/bidatleri sünnet kılıcı ile bir bir biçme adına yola çıktık inşaAllah. Yaptığımız ve yapacağımız amellerimiz konusunda Allah’tan yardım diler ve sözlerimizi yerine getirmeyi bize nasip etmesini isteriz amin…

Elbette yazılanlara cevap verilecektir inşaAllah.




Ey kendine imam Buhari ismini veren şahıs! Bilki! Allah (c.c) hakkında bilgisizce konuşmak şirkin ve küfrün esasıdır. Bid'at ve sapıklıklar onun üzerine bina edilir. Şu ilahi ikazı hiç bir zaman unutma;
"Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak «Bu helâldir, şu da haramdır» demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler."(Nahl suresi;116)

Çevrimdışı Sahnun

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 22
Serzeniş... rumuzlu site yetkilisinin asmış olduğu yazı, iddia sahiplerinin iddialarını yeterince açık bir şekilde çürütmektedir. Bundan sonra söylenecek sözler ancak laf kalabalığı olur. İddialara reddiye olarak yazılmış yazıdan sonra hala el-Yemeni'nin sözlerine fitne demek ise; hakka olan kinin göstergesidir. Açıklamalardan sonra bu sözü ancak hakka karşı savaş açmış bir kişi söyler. Yada İslam'dan bir haber olduğu halde kendisini İslam'la anan cahil güruhun.

"Ne yazık ki günümüzde nerede ise bizim haricimizde insanların Allah hakkında bilgisizce konuşan,yazanlara karşı duyarsız kalmaları bizi oldukça düşündürmekte ve üzmektedir"

İddia sahibinin şu sözleri, kendisinin ve kendisi gibilerin ne kadar büyük bir bataklıkta olduğunun göstergesidir.


Çevrimdışı Eymen

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 4
  • Hayat, iman ve cihaddır. (Hz. Hüseyin (r.a))

Yazdıklarınızı okuduğumda gerçekten çelişkiler içerisinde nasıl kıvrandığınızı nasılda hissettiriyorsunuz. Siyah ve kırmızı bir yazı asıp siyah renkli bölüme harfiyen katılıyor ancak kırmızı yazıya ise katılmıyorsunuz. katıldığınız bölümde şöyle bir bölüm geçmekte; geçerli bir tevil olmaksızın kafirlerin işaretlerini,bayraklarını sadece haram değil küfürdür ve İslam dan çıkmaktadır
Buna mukabil olarak şöyle diyorsunuz
Âlim olduğunu söylediğin kişiye ait yazının kırmızıya işaretlediğim yerleri hariç diğer bölümleri olduğu gibi beni desteklemekte ve bende aynen kırmızı yerler hariç astığın diğer bölümlere katılmaktayım. Kırmızı ile işaretlediğim yerde ise alim dediğin kişi tağutların bayrağını asan kişinin hemen tekfir edilmeyeceğini bu konuda cehaletin mazeret olduğunu iddia etmektedir ki bu yukardan beri zikretmiş olduğu kendi sözleri ile çelişmekte ve sözlerini yalanlamaktadır.
Cevap
Âlimin sözlerine baktığımızda âlimin sözlerinde hiçbir çelişki yoktur. Çelişki doğru anlamak istemeyenlerin veya bunu anlayacak kadar bir anlayışa sahip olmayanların anlayışında vardır. Çünkü âlim bayrak meselesini bizatihi küfür görmediğinden dolayı kayıt koymuştur ve geçerli bir tevili yoksa demektedir.
Diyorsunuz ki
Âlim olduğunu söylediğin kişiye ait yazının kırmızıya işaretlediğim yerleri hariç diğer bölümleri olduğu gibi beni desteklemekte ve bende aynen kırmızı yerler hariç astığın diğer bölümlere katılmaktayım.
Cevap
Böyle bir anlayış la kendi kendinizi tasdik etmeniz kendin çal oyna misali normaldir zaten böyle bir anlayıştan farklı bir şey beklemek hatta olur. Tabi tezatlarınız bununla sınırlı değil ve devam ediyorsunuz ve diyorsunuz ki !!!!!

Şimdi söyler misiniz bir mesele direk tevhidin aslına girdiği halde nasıl oluyor da cehalet mazeret oluyor! Ben bayrağın hükmünün küfür olduğunu bilmiyordum diyen kişi tevhidin cahili olmuyor mu? Velanın cahili olmuyor mu?
Cevap
İddianıza göre bayrak konusunda cehalet mazeret değildir asan kişi direk olarak tevhid çizgisinden çıkar, bu konuda cahil olsun olmasın fark etmez yani bu konu bizatihi küfürdür diyorsunuz. O zaman deruni ilminizden faydalanmak için size şunu sormak istiyorum.
Tevil bizatihi şirk ve bizatihi küfür olan bir ameli mubah kılar mı?
Bir mesele direk tevhidin aslına giriyorsa o zaman bu konuda geçerli tevil nasıl olur !!!!
Tevhidin aslını direk olarak bozan bir amelde tevil kişiyi kurtarır mı?

Bizatihi şirk bizatihi küfür tevhidin aslını bozduğuna göre ve bu konuda hiçbir şekilde cehalet mazeret olmadığına göre o zaman bizatihi küfür ve şirkte tevil olur mu?
Çünkü siz bayrak meselesinde cehaletin mazeret olmadığını iddia ediyorsunuz. Diyorsunuz ki Kırmızı ile işaretlediğim yerde ise alim dediğin kişi tağutların bayrağını asan kişinin hemen tekfir edilmeyeceğini bu konuda cehaletin mazeret olduğunu iddia etmektedir ki bu yukardan beri zikretmiş olduğu kendi sözleri ile çelişmekte ve sözlerini yalanlamaktadır.
yani bayrak konusunda cehaleti mazeret gören alimi ise kendi kendisini yalanlamakla itham ediyorsunuz!!!!yani bu sözünüzle söz konusu olan meseleyi bizatihi küfür gördüğünüzü  iddia etmektesiniz.
Aslında hem iddia ediyorsunuz hem etmiyorsunuz çünkü bu konuda cehaleti mazeret gören ve iki bölümde de çelişki olmayan sözün bir kısmına katılıyorsunuz bir kısmına katılmıyorsunuz.
belki de tevhidin aslını direk olarak bozan ve bu konuda cehaletin söz konusu bile olmadığı bir durumda tevil geçerli olur mu olmaz mı diye düşünmektesiniz!
Sizde artık bir karar verin! üste yazdıklarınız alttakiyle çelişmesin veya alta yazdıklarınız üstekiyle çelişmesin yani biraz tutarlı olsun!!
bayrak bizatihi mi bigayrihi mi? kararınızı verin çünkü yeni açıklamaya reddiye!!!!! Yazacaksınız ya en azında size cevap verenler ona göre versin. Bu nedenle sorduğum sorulara cevap verin ki bu yeni ortaya atığınız usulünüzü anlamaya çalışalım.

Birde bu halinizle tavsiyede  bulunuyorsunuz!!!neymiş; O yazılacak risaleyi hiç beklemeye gerek yokmuş !!! neden beklemesinler?cehaletinizin ortaya çıkmasından mı korkuyorsunuz?
Diyorsunuz ki
seyfuddin el-muvahhid asıl muhatap aldığım kişidir.!!!!
Vay be bu kadar ilerlediniz demkki ha !!! Size tavsiyem siz önce seyfuddin elmuvahhidin kitaplarını bir güzel okuyun anlayışınızı düzeltin belki o zaman seyfuddin elmuvahidin (Allah ondan razı olsun) öğrencileri sizi muhatap alırlar. Ancak ilmi ve cevap vermeye değer bir yazınız olursa elbette bizlerde ciddi bir cevap veririz ama maalesef bu yazılanlar ciddi cevap vereceğimiz yazılar değil zaten sizden böyle bir şeyde beklemiyoruz.
Bu yazıların amacı bellidir malum sizler delerinizin yolundan gitmektesiniz bir diyeceğimiz yok göreviniz mecburen görevinizi yapacaksınız.
Bizim görevimiz de maskenizin altındaki gerçek yüzünüzü ortaya çıkarmak ve buda Allah ın izniyle hak ehli tarafından ortaya çıkarıldı ve çıkmaktadır.


SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ

Facebook  Twitter  Google  Google