Hoş Geldiniz!

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için Giriş yapın.

Eğer üyeliğiniz yoksa Kayıt olun.

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / Allah'ın Sofrayı İndirmesi
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam Bugün, 00:04:04 »
     بســـم الله الرحمن الرحيم

قَالَ اللّهُ إِنِّي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَن يَكْفُرْ بَعْدُ مِنكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاَّ أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِّنَ الْعَالَمِينَ

       

Maide 115 - Allah dedi ki: “Muhakkak ki ben, onu size indireceğim. Bundan sonra sizden her kim inkar ederse muhakkak ki ben, alemlerde hiç kimseye azab etmediğim şekilde ona azab edeceğim.
   
     
  Allah (c.c) bu ayette, gökten sofra indirmesi için dua eden İsa (a.s)’ya cevab vermektedir.

“Allah dedi ki: “Muhakkak ki ben, onu size indireceğim.”

 Allah (c.c) bu ayette, gökten sofra indireceğine dair İsa (a.s)’ya söz vermiştir. Allah (c.c)’ın vaadi haktır. O, bir konuda söz vermişse muhakkak sözünü yerine getirir. İsa (a.s)’ya maide indireceğine dair söz vermişti. Bu ise İsa (a.s)’ya sofranın indirilmiş olduğunu gösterir.

Cumhura göre; İsa (a.s)’ya sofra kesinlikle inmiştir.

Mücahid ve Hasen el Basri gibi alimlere göre; Allah (c.c) gökten sofra indirmemiştir.

Bu görüş doğru değildir. Allah (c.c) ayette:

“onu size muhakkak indireceğim”
buyurmuştur. Şüphesiz ki Allah (c.c), bir söz verdiğinde onu muhakkak yerine getirir.

Gökten indirilen yemeklerin neler olduğu konusunda alimler değişik görüşler bildirmişlerdir. Fakat bu gibi konularda en doğru olan, sahih bir delil olmadıkça hiçbirşey bahsetmemektir. Zira indirilen yemeklerin neler olduğu konusunda sahih herhangi bir delil yoktur. Dolayısıyla böyle meseleler hakkında konuşmak, faydasız bir konuşma olur. Burada önemli olan, gökten bir sofranın indiğini ve bu sofrayla birlikte yiyeceklerin indiğini bilmektir. Hangi yiyeceklerin olduğunu bilmek veya bilmemek pratikte ne bir fayda ne de bir zarar verir.

“Bundan sonra sizden her kim inkar ederse muhakkak ki ben, alemlerde hiç kimseye azab etmediğim şekilde ona azab edeceğim.”

Allah (c.c) bu ayette, gökten sofra indirildiğini gördükten sonra küfre giren ve inkarında devam eden kimselere, daha önce hiç kimseye azab etmediği şekilde azab edeceğini bildirmiştir. Çünkü, bu duyularla algılanabilen delil-den sonra Allah (c.c)’ı, rasulünü ve ayetlerini inkar edenler için artık bir mazeret söz konusu olmaz.

Bu ayet, mucizeyi duyu organlarıyla görüp hisseden, buna rağmen yine de inkar eden kimselerin azabının, bu mucizeyi görmeyenlerin azabından daha fazla olacağını göstermektedir.


Ayetlerden Çıkan İncelikler:

1 - Allah (c.c)’ın gökten sofra indirmesi, O’nun kudretini gösteren büyük bir alamettir.

2 - Allah (c.c)’ın, İsa (a.s)’nın duasına icabet etmesi, kullarının duasına icabet edeceğine dair bir delildir.

3 - Gökten sofranın indirilmesi, İsa (a.s)’nın Allah (c.c) tarafından gönderilen bir rasul olduğunun delilidir.

4 - İsa (a.s)’nın Allah (c.c)’tan sofra indirmesini istemesi, İsa (a.s)’nın Allah (c.c)’ın kulu ve rasulü olduğunu, bilakis ilah olmadığını gösteren bir delildir.

Çünkü İsa (a.s) bir ilah olsaydı, Allah (c.c)’tan gökten bir sofra indirmesini istemesine ihtiyacı olmazdı. Allah (c.c)’ın onun duasına icabet etmesi, İsa (a.s)’nın ilah olma-ığını, onun bir beşer, Allah (c.c)’ın kulu ve ihtiyaç sahibi olduğunu gösteren bir delildir. İşte bu delillerin hepsi, hristiyanların İsa (a.s)’nın hakkında söylediklerinin batıl olduğunu apaçık göstermektedir.


Dinin Aslından Olan Konularda Cehalet Mazeret midir?

Zamanımızda bazı kimseler, dinin aslı ile ilgili konularda cehaletin mazeret olduğunu ileri sürerek, bu konu ile alakalı olduğunu zannettikleri ayet ve hadislerden birçok deliller ortaya koymaya çalışmış ve çalışmaktadır. İşte bu zihniyetlerin kendilerine dayanak zannederek hiç düşünmeden ortaya attıkları delillerden birisi de havariler meselesidir. Bunlardan kimisi bilinçli olarak, bir kısmı da körü körüne tabi olarak; la ilahe illAllah, iman ve küfür ile ilgili konularda cehaletin mazeret olduğunu, bu konularda bilgisi olmasa ve hatta küfür amel ve sözler işlese bile, sadece “ben, müslümanım” diyen kimsenin müslüman olduğunu iddia etmiş ve böylece insanların küfür bataklığında kalmalarına rıza göstermiş, aslında kafir olan kimselere, “siz müslümansınız” diyerek onları boş hayallerle avutmuşlardır. İşte bu zihniyetler, bilerek veya bilmeyerek bu haince iddiaları ortaya atarak, hem İslam dinine hem de içinde yaşadıkları toplumun insanlarına  ihanet etmişlerdir.

Bu bölümde, bu tür hainlerin delil olarak ileri sürdüklelri “havarilerle ilgili” iddialarını, bunların sapıklığını ve batıllığını, alimlerin bu konulardaki görüşlerini belirterek, Allah’ın izniyle ortaya koyacağız.

İddia: Havariler, Allah (c.c)’ın kudreti hakkında şüphe etmelerine rağmen, Allah (c.c) onları tekfir etmedi ve onların imanını geçerli saydı.

İhvan cemaatinin ikinci mürşidi olan Hudaybi şöyle dedi:

“Allah tarafından övülen işte bu havariler, cahillikleri sebebi ile İsa (a.s)’ya:

“Rabbin gökten bize sofra indirebilir mi?”
dediler. Bu sözü söylemelerine rağmen Allah onların imanını geçersiz saymadı.”  (Duatun la Kuda s: 100)                               

Cevab: Hudaybi ve onun gibilere, bu konuda cevap olarak şöyle deriz:

“Alimlerden hiç birisi, Allah’ın kudreti ve risaletin doğruluğu hakkında havarilerin şüphe ettiklerini ve buna rağmen mazeretli görüldüklerini söylememiştir.

Bazı alimler, havarilerin şüpheye düştükleri görüşünü tercih etmiş fakat, bundan dolayı onları tekfir etmiş ve mazeretli görmemişlerdir.

Alimlerin çoğu; havarilerin şüpheye düşmedikleri görüşündedir. Çünkü havariler, Allah (c.c)’ın bunu yapabileceğini çok iyi biliyorlardı. Tercih edilen görüş budur. Ali, Aişe, İbn Abbas ve Mücahid bu görüştedirler. Havariler sadece, kendi yakinlerini ve imanlarını artırmak için hissedebilecekleri bir ayet istiyorlardı.” (İmam Begavi’nin tefsiri)

Havarilerin şüphe ettikleri görüşünü tercih eden ve bundan dolayı onları tekfir edip mazeretli kabul etmeyen alimler şöyle demişlerdir:

“Muhakkak ki havariler, Allah’ın kudreti ve nebisinin doğruluğu hakkında şüphe etmişlerdir. Bu olay, onların kalplerindeki iman ve gerçek bilgi yerleşmeden önce vuku bulmuştur.”

Bu alimler olayı, bu manada yorumlamış ve demişlerdir ki:

“O grup (havariler) bu sözleri sebebiyle kafir olmuşlardır. Bu sebeple nebileri, şu sözü ile onların tevbe etmelerini istedi:

“O: “Eğer mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun”  demişti.”

Bu, İmam Taberi’nin tercih ettiği görüştür.

İmam Taberi (r.a) şöyle dedi:

“Sahabelerden ve tabiinden bir grup, ayetteki “istetea” kelimesinin başındaki (ye) harfini (te) yaparak “testetiu” yani; “yapabilir misin?” ve “Rabbuke” kelimesini de nasb ederek “Rabbeke” şeklinde okumuşlardır. O zaman ayetin manası: “(Ey İsa!) Sen Rabbinden isteyebilir misin? veya “sen Rabbine dua edebilir misin?” ya da “sen istediğimizi yapması için Rabbine dua etmeyi uygun görür müsün?” olur.

Bu alimler: “Havariler, Allah (c.c)’ın kendilerine sofra indirmeye kadir olduğunda şüphe etmiş değillerdir” dediler. Havariler, İsa (a.s)’ya: “Sen Allah’tan bunu yapması için istekte bulunur musun?” dediler.

(Sonra “yestetiu: Allah ... yapabilir mi?” şeklindeki okuyuşa döndü ve onu tercih ederek şöyle dedi): “Allah (c.c), Havariler’in söylediklerinden hoşnut olmayarak çirkin gördü. Onlara tevbe etmelerini, bu sözlerinden dolayı tekrar iman etmelerini, Allah’ın kudretinin herşeye yettiğini ikrar etmelerini ve Rablerinin nebilerine bildirdiği ve nebilerinin de kendilerine bildirdiği haberlerde resulü tasdik etmelerini emretti. İsa (a.s), onların söylediği bu sözleri büyük görerek onlara şöyle dedi:

“Eğer mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun.” 

İşte! Allah (c.c)’ın, söyledikleri sözden dolayı onlardan tevbe etmelerini istemesi, onları Allah’a ve rasulüne iman etmeye çağırması ve söyledikleri sözü nebilerinin çirkin görmesi, “yestetiu rabbuke” okuyuşunun daha sıhhatli olduğuna dair yeterli bir delilidir.

Allah (c.c)’nun “Eğer mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun.” sözüne gelince, bunun manası şudur:

Meryem oğlu İsa (a.s), kendisine;

“Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?”
diyen havarilere şöyle dedi:

“Ey topluluk! Allah’a karşı dikkatli olun ve bu sözünüzden dolayı üzerinize Allah’ın ceza indirmesinden korkun, muhakkak ki Allah, dilediği şeyi yapmaktan aciz değildir. Yine biliniz ki, Allah’ın gökten bir sofra indirme kudreti hakkında şüphe etmeniz, onu inkar etmeniz demektir, dolayısıyla Allah’ın size bir ceza indirmesinden korkun ve eğer iman etmiş kimselerseniz hemen tevbe edin.” (Taberi Tefsiri)

Mufessirlerin çoğu ayetteki; “Rabbin yapabilir mi?” şeklindeki okuyuşu; “sen Rabbinden isteyebilir misin?” şeklindeki okuyuşa göre yorumlamış ve şöyle demişlerdir: “Havariler Allah’ın kudreti hakkında şüpheye düşmekten uzaktırlar.”

O zaman ayetin manası şöyle olur: “Ey İsa! Sen Rabbinden bir sofra indirmesini isteyebilir misin?” 

“Rabbin yapabilir mi?” şeklindeki okuyuş hakkında da şöyle demişlerdir :

“Yapabilir mi”nin manası şudur: “Rabbin sana icabet eder ve bu konuda istediğini yapar mı?”

Arapçada bu söyleyiş tarzı meşhurdur…

İbn Teymiye dedi ki:

“Aynı şekilde Havariler:

“Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?”
şeklindeki soruyu, Allah’ın buna kadir olup olmadığını değil, onu takdir edip etmediğini öğrenmek için sormuşlardır. Allah’ın buna kadir olduğunda onların şüphesi yoktu. Bu, Allah (c.c)’ın Yunus (a.s) hakkında buyurduğu:

“Bizim ona kadir olamayacağımızı zannetti” (Enbiya: 87)
sözüne benzemektedir. Yani bu; “Yunus, kendisine bunu yazmadığımızı zannetti” manasındadır. Elbette Yunus (a.s)’ un, Allah (c.c)’ın kudreti hakkında bir şüphesi yoktu. Bu, bir adama: “Senin bu işi yapmaya gücün yeter mi yani; bu işi yapar mısın?” şeklinde söylenen sözle aynı manadadır. Bu lafzı bu manada kullanmak, insanların dilinde meşhurdur.” (Mecmua el Feteva c: 8, s: 374 )

İmam Begavi şöyle dedi:

“Kesai, bu ayetteki (ye) harfini (te) olarak ve Rab kelimesindeki “be” harfini mensub yaparak “rabbeke” şeklinde okumuştur. Bu; Ali, Aişe, İbn Abbas ve Mücahid’in okuyuşudur. O zaman ayetin manası şöyle olur: “Sen Rabbine dua edebilir misin, sen Rabbinden isteyebilir misin?”

Bazıları ayeti, (ye) harfi ile “yestetiu” yani, “yapabilir mi” ve Rabb kelimesindeki (be)’yi de merfu olarak “rabbuke” şeklinde okumuşlardır. Şüphesiz Havarilerin, Allah’ın kudreti hakkında herhangi bir şüpheleri yoktu. Bu sözlerin manası: “Rabbin indirir mi, yoksa indirmez mi?” Aynen bir adamın, yapabileceğini bildiği halde arkadaşına: “Benimle beraber ayağa kalkabilir misin?” demesi gibidir. Bu adam arkadaşının bunu yapabileceğini bilmekte fakat, ona bunu sorarak yapıp yapmayacağını öğrenmek istemektedir...

“Senin bize doğru söylediğini biliriz.”
Yani; “Böyle yaparsan, senin Allah’ın rasulü olduğuna imanımız, görürcesine artar.” (Begavi Tefsiri)                                             

İmam İbn Kesir şöyle dedi:

“Hel yestetiu rabbuke” yani, “Rabbin yapabilir mi?” şeklinde okuyan çoktur.

Bazıları da şöyle okumuştur:

“Hel testetiu rabbeke” yani, “sen rabbinden isteyebilir misin?”

“Bize doğru söylediğini bilelim”
Yani; “böyle yaparsan, senin Allah’ın rasulü olduğuna dair bilgimiz ve imanımız, görürcesine artar.”  (İbn Kesir Tefsiri)         

İmam Kurtubi şöyle dedi : 

“Suddi şöyle dedi: “Ayetin manası şudur: “Rabbinden istediğinde sana icabet eder mi?” Burada “yestetiu: yapa-bilir” kelimesinin manası; “yutiu: itaat eder” demektir.

Bunun manası hakkında şu da söylenmiştir: “Rabbin kadir midir?” Ancak Havariler bu soruyu, başlangıç ve Allah’ı iyice tanımadıkları zamanda sormuşlardı. Bu sebeple İsa (a.s), Allah hakkında hata ettikleri ve caiz olmayan bir şeyi caiz gördükleri için cevabında şöyle dedi:

“Eğer mü’ min kişiler iseniz Allah’tan korkun...”

Yani; Allah (c.c)’ın kudreti hakkında şüpheye düşmeyin!

Bu görüş kuvvetli değildir. Çünkü Havariler nebilerin halis dostları, onların azınlık olan arkadaşları ve onların yardımcılarıdırlar. İsa (a.s)’nın dediği gibi:

“Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?” Havariler de şöyle dediler: “Allah’ın yardımcıları biziz.” (Saf: 14)                                                             

Resulullah (s.a.s) dedi ki:

“Her nebinin bir havarisi vardır. Benim havarim de Zubeyr’dir.”

Bilinen bir şeydir ki, nebiler Allah (c.c)’ı tanıtmak, O’nun hakkında caiz olan ve caiz olmayan şeyleri haber vermek için gönderilmişlerdir. Nebilerin halis dostları ve azınlıkta ki arkadaşları olan havariler, nasıl olur da Allah’ı tanımazlar ve O’nun hakkında caiz olan ve caiz olmayan şeylerden habersiz olabilirler?”

Bazı alimler şöyle dediler:

“Muhakkak ki Havariler, yaratıcının kudreti konusun-da şüphe etmemişlerdir. Çünkü onlar mü’min, bilgili ve alim idiler. Onların bu sözleri, senin bir adama şöyle demen gibidir: “Falanca bana şunu getirebilir mi (verebilir mi)?” Halbuki sen, o kişinin bunu yapabileceğini kesinlikle bilirsin.

Fakat asıl kastedilen mana şudur: “Bunu yapar mı? Bu konuda sana icabet eder mi, etmez mi?”

Havariler, Allah (c.c)’nun bunu ve bunun dışındaki her şeyi yapabilme gücüne sahip olduğunu hem akılları hem de rasullerinin bildirmesiyle bilmekteydiler. Fakat, bunu gözleriyle görmek istediler. Aynı İbrahim (a.s.) in:

“Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.” (Bakara: 260)
demesi gibidir. İbrahim (a.s), Allah’ın her şeyi yapabilme gücüne sahip olduğunu hem aklı hem Allah’ın ona bildirmesiyle bilmekteydi. Fakat bunu gözleriyle görmek istedi. Allah’ın kudreti konusunda da zaten içinde hiçbir şüphe yoktu.

Ben (İmam Kurtubi) de diyorum ki; bu te’vil güzeldir. Bundan güzeli ise; “Rabbin, gökten bize sofra indirebilir mi sözü, Havarilerin sözü değil, Havarilerle birlikte olan başka insanların sözüdür” şeklindeki tevildir.

İbn’ul Hassar şöyle dedi:

“Havarilerin, İsa (a.s)’ya söyledikleri:

“Rabbin gökten bize sofra indirebilir mi?”
sözünden, Havariler’in Allah’ın kudreti hakkında şüphe ettikleri anlaşılmamalıdır. Buradaki istemede, Allah (c.c)’a karşı bir nezaket ve edep vardır. Çünkü her olması mümkün olan şeyi Allah (c.c)’nun takdir etmemesi söz konusu değildir.

Havariler, İsa (a.s)’ya iman etmiş en hayırlı kimselerdir. Olabilmesi mümkün olan her şeyin Allah (c.c)’ın kudretinin dahilinde olduğunu bilmemeleri nasıl düşünülebilir? Ayetin, “te” harfi ile okunuşunun manasına gelince, bu; “sen Rabbin’den isteyebilir misin?” manasındadır. Bu, Aişe ve Mücahid’in sözüdür.

Aişe (r.a) şöyle demiştir:

“Havariler, Allah (c.c)’ı çok iyi biliyorlardı. Onlar; “Rabbin gökten bize sofra indirebilir mi?” sözünü söylememişlerdir. Söyledikleri söz: “Rabbinden isteyebilir misin?” şeklindedir.

Aişe (r.a)’nin şöyle dediği de rivayet edilmiştir:

“Havariler, Allah’ın bir sofra indirmeye kadir olduğunda şüphe etmemişler, fakat şöyle demişlerdir: “Rabbinden isteyebilir misin?”

Muaz b. Cebel (r.a) dedi ki:

“Rasulullah  (s.a.s) bize ayeti: “Rabbinden isteyebilir misin?” şeklinde okuttu.

Muaz (r.a) dedi ki:

“Nebi (s.a.s) bu ayeti defalarca (te) ile yani “Hel testetiu Rabbeke: Rabbinden isteyebilir misin? Şeklinde okudu.” (Buhari c:2 s:66) (Kurtubi Tefsiri)

İddia: Havariler, Allah’ın kudretinden şüphe etmek gibi küfür olar bir amel işlemelerine rağmen, onlar bunu cahilliklerinden dolayı işledikleri için İsa (a.s) onları tekfir etmedi ve onlara sadece “eğer mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun” diye söyledi. O halde cehaletinden dolayı küfür işleyen kimseler tekfir edilmez.

Cevap: Bu iddia da geçersiz bir iddiadır. En kötü ihtimal olarak, ayetteki “hel yestetiu Rabbuke” kavlinden, onların anladıkları gibi, havarilerin Allah’ın kudretinden şüphe ettikleri şeklinde bir mana anlaşılsa bile, ayetteki İsa (a.s)’nın;

“eğer mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun.”

 sözünden, Allah’ın kudretinden şüphe etmelerine rağmen havarileri tekfir etmeyip onlara müslüman muamelesi yaptığına dair bir mana çıkmaz.

Zira bir kişiyi küfründen dolayı tekfir etmek için mutlaka ona: “Sen bu ameli işlediğin için kafir oldun, hemen tevbe et” demek gerekmez. Küfür işlediği görülen müslüman bir kimseye, bu yaptığının küfür olduğu açıklanarak; “böyle yapmaktan vaz geç. Allah’tan sakın” denir ve o da işlediği küfürde ısrar etmeyip hemen dönerse ona: “bak, sen küfür işlediğin için kafir olmuştun, fakat şimdi tevbe ettiğin için müslümansın” demek gerekmez. Burada önemli olan o kimsenin küfründen dönmüş  olmasıdır. Küfründen dönüp tevbe eden kimseye ille de: “Sen, tevbe etmeden önce kafirdin” demek gerekmez.

Burada yanlış anlaşılan çok önemli bir İslami kaideyi hatırlatmak yerinde olacaktır. Zahiren İslam’ın rükunlerini kabul edip müslüman olduğu görülen bir kimsenin ilerde bazı meseleleri bilmediği veya tam anlayamadığı için bir konuda şirke düştüğü görülürse, bu kişiye;  “mutlaka sen kafir oldun, hemen tevbe edip müslüman ol” demek gerekmez, sadece işlediği amelin küfür olduğu anlatılır. İşlediği küfür amelden dönerse ona: “Sen daha önce kafir olmuştun, fakat şimdi tevbe ettiğin için müslüman oldun” diye ille de söylemek gerekmez. Burada önemli olan, insanların geçmişteki halleri değil, son halleridir. Fakat bu şekildeki davranış, karşıdaki kişinin cehaleti sebebiyle küfür işlediği için tekfir edilmediği manasına gelmez.

Konuyu özetleyecek olursak; zahiren müslüman olan bir kimse cahilliği sebebiyle küfür söz söyler veya küfür amel işlerse, o kimse bu küfür söz ve amelinden dolayı uyarılır. Şayet uyarıyı dikkate alarak yaptığı veya söylediği işten hemen vazgeçerse bu kimseye: “Sen daha önce kafir olmuştun” demek gerekmez. Fakat bu kimseye yaptığının küfür olduğu anlatıldıktan sonra küfür işlemeye hala devam ederse bu kimseye: “sen bunun küfür olduğunu daha önce bilmediğin için müslümandın fakat şimdi küfür olduğunu öğrendiğin halde yaptığın için kafirsin” denmez. Bu gibi kimselere: “sen küfür olduğunu öğrenmeden önce ve öğrendikten sonra da kafirsin, çünkü sen hakkı öğrenmek için gerekli gayreti sarfetmemişsin ve şimdi hakkı öğrendiğin halde hala küfründe ısrar ediyorsun” denir.

Ayetlerin dizilişine, sahabelerin ve selef alimlerinin ayetlerin tefsiri ile ilgili görüşlerine dikkatlice bakanlar, meselenin iddia edildiği gibi olmadığını, yani bu ayetin cehaletin mazeret olduğuna dair delil getirilemeyeceğini, bilakis İslam’ın temel meselelerinde kesinlikle cehaletin mazeret olamayacağını  açıkça göreceklerdir.
 

2
       بســـم الله الرحمن الرحيم

وَإِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنتَ قُلتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِن دُونِ اللّهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ إِن كُنتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلاَ أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ
     

Maide 116 - Hani Allah: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, “Allah’ı bırakıp beni ve anamı iki ilah edinin” diye söyledin?” dediğinde o dedi ki: “Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan birşeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer böyle söylemişsem, sen onu bilirsin. Sen, benim nefsimde olanları bilirsin. Ben ise senin nefsindekileri bilemem. Muhakkak ki sen, gaybleri en iyi bilensin.
   
     
  Allah (c.c), daha önceki ayetlerde İsa (a.s)’ya vermiş olduğu nimetleri bildirmişti. Bu ayette ise İsa (a.s)’yı ve annesini ilah edinen, böylece onlara iftira atan kavimlerini azarlamak ve İsa (a.s) ile annesinin bu iftiralardan beri olduğunu ortaya koymak için ahiret gününde İsa (a.s)’ya çok önemli bir soru soracaktır.

“Hani Allah: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, “Allah’ı bırakıp beni ve anamı iki ilah edinin” diye söyledin?” dediğinde…”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Ey Muhammed! İsa’yı ve annesini Allah’tan başka iki ilah edinen hristiyanları azarlamak ve iftiralarının ne kadar büyük olduğunu göstermek için ahiret gününde İsa’ya şöyle bir soru soracağım:

“Ey İsa! İnsanlara, Allah’tan başka anamı ve beni de iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?”

Allah (c.c)’ın, İsa (a.s)’ya sormuş olduğu bu soru, cevabı istenmeyen bir sorudur. Zira Allah (c.c), bütün gaybleri (bilinmeyenleri) çok iyi bildiği için, İsa (a.s)’nın böyle bir sözü söylemediğini de elbette ki çok iyi bilmektedir.

Allah (c.c)’ın, İsa (a.s)’ya bu soruyu sormasının  sebebi; İsa (a.s)’dan sonra kavminin, ona attığı iftiraları, kendisi söylemediği halde ona nisbet ettiği sözleri ve hem onu hem de annesini ilah edinmiş olduğunu ona bildirmektir. Tabii ki İsa (a.s), onların bu iftiralarını kabul etmeyecek böylece yalancı ve iftiracıların yapmış oldukları bu kötü ve çirkin amelleri, herkesin içinde ortaya çıkararak onları rezil ve rüsvay edecek, azarlayıp utandıracaktır.

“…O, dedi ki: “Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan birşeyi söylemek bana yakışmaz.”

Allah (c.c)’ın İsa (a.s)’ya sormuş olduğu soruya, İsa (a.s) şöyle cevab verecektir:

 “Ey Rabbim! Seni her türlü noksan sıfatlardan, şanına yakışmayacak şeylerden, kendimi ve anamı Sen’den başka ilah ilan etmekten ve Sen’den başka bir ilah edinmekten tenzih eder, uzak tutarım. Şüphesiz ki ben, sadece senin yarattığın kullardan bir kulum. Bu durumda benim böyle birşeyi iddia etmem mümkün olabilir mi? Üstelik böyle yapmak, ben dahil hiç kimseye verilmiş bir hak değildir.”

İsa (a.s)’nın kendisine sorulan soruya verdiği cevap, onu ve annesini ilah edinen hrıstiyanların ne kadar yalancı olduklarını çok açık bir şekilde gözler önüne sermekte ve yalancılıklarının boyutunun ne kadar büyük olduğunu net bir şekilde göstermektedir.

Yine İsa (a.s)’nın vermiş olduğu cevap, nebilerin görevinin ne olduğunu da çok güzel bir şekilde açıklamaktadır. Şirki reddetmek ve tevhidi sağlamak, yani; La ilahe illAllah’ı tebliğ etmek...

“Eğer böyle söylemişsem, sen onu bilirsin. Sen, benim nefsimde olanları bilirsin. Ben ise senin nefsindekileri bilemem. Muhakkak ki sen, gaybleri en iyi bilensin.”

İsa (a.s), kendisine sorulan soruyu cevaplandırmaya devam ediyor ve sözlerini şu şekilde sürdürüyor:

“Ey Rabbim! Şayet ben bu sözü söylemiş isem muhakkak ki Sen, bunu bilirsin. Zira Sen, benim içimdekileri bilirsin. Açığa çıkardıklarımı ve gizlediklerimi de bilirsin. Ben ise Senin içindekileri bilemem. Şüphe yok ki Sen, bilinmeyenleri, gizlisi ve açığıyla, büyüğü ve küçüğüyle, olmuşu ve olacak olanıyla en ince ayrıntısına kadar bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir zerre Sen’den gizli değildir.”

İsa (a.s)’nın Allah (c.c)’ya vermiş olduğu bu cevap, onun Allah (c.c)’a karşı ne kadar edebli olduğunu göstermektedir. O, kendisine sorulan soruya; “ben bunu söylemedim” cevabını vermedi. Bilakis bunun ilmini, herşeyi bilen Allah (c.c)’a havale ederek; şayet böyle söylemişse Allah (c.c)’ın bunu bileceğini söyledi.

İsa (a.s)’nın Allah (c.c)’a vermiş olduğu bu cevap, onun atılan iftiralardan kesinlikle uzak olduğunu, bunlarla ilişkisi olmadığını ve Allah (c.c)’a karşı ne kadar boyun eğen edebli bir kimse olduğunu göstermektedir.


Meryem (a.s)’in İlah Edinilmesi:

Şöyle bir soru akla gelebilir:

Allah (c.c) bu ayette, hristiyanların Meryem (a.s)’i de ilah edindiklerini haber vermektedir. Halbuki hristiyanlar, Meryem’in ilah olduğunu söylemiyorlar. Bu nasıl açıklanabilir?

Buna şöyle cevap verilir:

Hristiyanlar Meryem (a.s)’i ilah edindiklerini, ona tapındıklarını elbetteki söylememektedirler. Fakat onlar İsa (a.s)’nın bir ilah olduğuna ve bu ilahın Meryem (a.s)’den çıktığına inanmaktadırlar. Bu sebeple, her ne kadar Meryem (a.s)’i ilah edinmediklerini söyleseler de onun ilahlık sıfatına sahip olduğunu ileri sürmüş sayılırlar.
 

3
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / İsa (a.s)'nın Yegane Görevi
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam Dün, 23:31:55 »
     بســـم الله الرحمن الرحيم

مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلاَّ مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ وَكُنتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَّا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنتَ أَنتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ

       

Maide 117 - Ben onlara, senin bana emrettiğinden başka birşey söylemedim. (Sadece şunu dedim) : “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin!.” Ve ben, onların arasında bulunduğum müddetçe onlara şahid idim. Fakat sen beni vefat ettirince, onlar üzerine sen gözetleyici oldun. Sen, herşeye şahidsin.
   
     
  Allah (c.c), bu ayette de İsa (a.s)’nın verdiği cevabı bildirmeye devam etmektedir. Bu bölümde İsa (a.s), şöyle diyor:

“Ey Rabbim! Ben onlara, Senin bana inanç ve ibadet konusunda emrettiklerinden başkasını bildirmedim. Ben onlara sadece: “Rabbim ve Rabbiniz olan, tek olan Allah’a ibadet edin! Ben de sizin gibi bir kulum” dedim. Ben onların arasında kaldığım süre içerisinde, onların hallerine şahid idim. Onların bu gibi konulardaki yanlışlarını düzeltiyor, onları senin hakkında batıl birşey söylemekten engelliyor ve sadece hakkı söylemelerini emrediyordum. Sen beni, ruhumla ve cesedimle göğe kaldırdığın zaman, onların arasında olmadığım için yaptıkları şeylere de şahid değilim. Onların ne iftira attıklarını bilmiyorum ve bu sebeble onları düzeltmem de söz konusu değildi. Sen, şüphesiz bu durumları çok iyi bilmektesin. Zira Sen, onların neler yaptığına şahidsin. Onların, benden sonraki halleri Sana gizli değildir. Onların gizlisini ve açığını, söylediklerini ve kalblerinde olanı elbette çok iyi bilirsin.”

Bütün rasullerin dini ve görevi aynıdır. Bütün rasullerin dini, temeli la ilahe illAllah inancına  dayanan İslam dinidir ve yine bütün rasullerin görevi la ilahe illAllah kelimesini insanlara tebliğ etmek, bunun yaşanması için örnek olmak ve gayret sarfetmek, bu yolda karşılaşılan hiçbir engele aldırış etmeden sabırla ya zafere ulaşıncaya ya da Rabbe kavuşuncaya kadar elle ve dille, kalemle ve kılıçla cihad etmek, eziyetler karşısında yılmadan yola devam etmektir.

Elbette bu yol uzundur, çilelidir, engellerle doludur, nefsin hoşlanmadığı zorluklarla çevrilidir. Bu dava üzere sabit kalmak, herkese kolay gelmeyebilir. Ancak Allah’ın kendilerine kolaylaştırdıkları hariç... Fakat, hak yolda sebat etmek nefislerine zor gelenler, bir takım tavizler arayanlar, kaypak karakterliler, insanlara gösteriş veya birilerinin gözüne girip onun katında yücelmek için bu yola çıkanlar bir gün, fırsatını buldukları ilk anda, ya da gösteriş yaptıkları insanlar aralarından ayrılınca ya da gösteriş yaptıkları insanlara ihtiyaçları kalmayınca gerçek yüzlerini gösterirler, isyan eder ve fitne çıkarırlar. Bu, İsa (a.s)’dan sonra da gerçekleşmiş bir vakıadır. Fakat aslında bu, tüm insanlık tarihi boyunca yaşanmış olaydır. Ne zaman bir rasul veya bir elçi veya salih insanlar veya hak tebliğcileri gelmişse, daha sonra ardından insanlar tekrar şirke ve küfre düşmüş, batıl yolda gitmek ve batılı haklı göstermek için hak ehline iftira atmışlardır.


İsa (a.s)’nın Vefat Ettirilmesi:

İsa (a.s) ölmemiştir. Allah (c.c) onu, ruhu ve cesediyle göğe yükseltmiştir. Fakat İsa (a.s) bu ayette, “teveffeyteni”, (sen beni vefat ettirince) ifadesini kullanmıştır. Bunun sebebi; “teveffe” kelimesinin değişik manalara gelmesidir:

1 - Ayetteki “teveffe” kelimesinden kasıt, öldürme değildir.

“Teveffe”; lügatta, bir sayının tam olması veya bir işi tam yapmak manasındadır. Fakat daha sonra, can almak manasında kullanılmıştır. “Teveffeyteni”; “sen beni yerden hem ruh hem de cesetle tam olarak aldın, yükselttin” demektir. Yahudiler, İsa (a.s)’nın ne cesedine ne de ruhuna bir zarar verebilmiştir.

2 - “Teveffe” kelimesi, öldürme manasındadır. Fakat Allah (c.c) İsa (a.s)’yı önce öldürüp sonra göğe yükseltmemiştir. Allah (c.c) onu göğe yükseltti, fakat sonra yeryüzüne indirecek ve daha sonra öldürecektir.

3 - Buradaki “teveffe”den kasıt; ölümdür.

Bu görüşe göre “teveffeyteni”; “ecelim geldiğinde beni öldürdüğünde” manasındadır. Buna göre İsa (a.s) tekrar dünyaya gelecek ve dünyada ölecektir.

4 -  Ayetteki “teveffe”den kasıt; uykudur. Çünkü Allah (c.c), uykunun bir vefat olduğunu bildirmiştir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Geceleyin sizi vefat ettiren (uyutan) O’dur.” (En’am: 60)

Başka bir ayette Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Allah, eceli gelenlerin ruhlarını ölümleri anında, eceli henüz gelmeyenlerinkini ise uykularında alır.” (Zümer: 42)

Bu görüşlerin hepsi sağlam delillere dayanmaktadır. Fakat bu ayetin manası hakkında hangi görüş daha isabetlidir, bunu ancak Allah bilir. Şu bir gerçektir ki; İsa (a.s), İsrail oğulları tarafından öldürülmedi ve asılmadı. Allah (c.c) onu semaya yükseltmiştir ve kıyamete yakın bir zamanda tekrar yeryüzüne indirecektir. Yeryüzüne indiğinde, insanlar arasında Muhammed (s.a.s)’in şeriatine göre hüküm verecek ve Mesih’i Deccal’i öldürecektir.

Allah (c.c)’ın, kıyamete yakın bir zamanda İsa (a.s)’yı tekrar gökten indireceğine, onun insanları İslam dinine davet edeceğine ve İslam şeriatiyle hükmedeceğine dair mütevatir hadisler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Ebu Hureyre (r.a)’den, Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa size adaletli bir hakem olarak gelecektir. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. Mallar öyle çoğalacak ki, kimse verilen sadakayı almayacak. O zaman bir secde, dünya ve içindekilerden daha değerli olacaktır.”

Bu hadisi rivayet eden Ebu Hureyre (r.a), şu ayeti okumuştur:

“Kitab ehlinden her bir ferd, ölümünden önce muhakkak ona iman edecek, o da kıyamet günü, onların aleyhine  bir şahid olacaktır.” (Nisa: 159)  (Buhari, Müslim, İbni Merdeveyh, Ahmed)

Ebu Hureyre (r.a)’den, Rasulullah (s.a.s)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Nebiler, babaları bir anneleri ayrı kardeşler gibidirler. Şeriatleri ayrı fakat dinleri birdir. Meryem oğlu İsa konusunda en çok ben hak sahibiyim. Çünkü aramızda bir nebi yoktur. Muhakkak o inecektir. Eğer görürseniz, onu şu sıfatlarından tanıyınız: O, ne şişman ne de zayıftır. Yüzü kırmızıyla beyaz arası renktedir. Üzerinde, iki sarı elbise olacaktır. Saçı ıslak olmamasına rağmen sanki saçından su akıyormuş gibi gözükecektir. Haçı kıracak, domuzu öldürücek, cizyeyi kaldıracaktır. İnsanları İslam’a davet edecektir. O indiğinde İslam hariç bütün dinler helak olacak, Mesih Deccal helak olacak ve yeryüzünde güven yayılacaktır. Öyle ki aslanlar develerle, kaplanlar ineklerle, kurtlar koyunlarla dolaşacak. Çocuklar yılanlarla oynayacak ve yılanlar onlara eziyet vermeyecektir. İsa (a.s), 40 sene müslümanların arasında kaldıktan sonra ölecek ve müslümanlar onun üzerine cenaze namazı kılacaklardır.”   (Ebu Davud, sahih senedle)

Ebu Hureyre (r.a)’den, Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Rum, A’mak’a veya Dabik’a inmeden kıyamet kopmayacaktır. Rum askerleri A’mak’a inince, Medine’de bulunan yeryüzünün en hayırlı insanları, onlarla savaşmak için sefere çıkacaktır. Savaşmak için saflar oluşturduklarında, rumlar onlara şöyle diyecek:

“Bizleri, (bizden iken size katılarak) dinini değiştirenlerle başbaşa bırakın, onlarla savaşalım. Siz bu işe karışmayın!” Müslümanlar ise onlara:

“Hayır! Biz, müslüman kardeşlerimizi asla bıraka-mayız” diyecekler. Böylece onlarla savaşa başlayacaklar. Müslümanların üçte biri savaştan kaçacak ve Allah (c.c) onları asla affetmeyecektir. Üçte biri şehit olacak. Kalan üçte biri ise hiçbir zaman şirk ve fitneye düşmeyip Konstantiniyye’yi (İstanbul’u) fethedecektir. Konstantiniyye’yi fethedip ganimetleri paylaştıktan sonra şeytan onlara yalan söyleyerek şöyle seslenecek:

“Mesih’i Deccal, sizin geride bıraktığınız ailelerinize saldırıyor.” Bunun üzerine onlar ailelerine dönecekler. Şam’a geldiklerinde Mesih’i Deccal çıkacak. Onunla savaşmak için safları düzenlerlerken namaz vakti girecek. İşte bu sırada İsa (a.s) (gökten) inecek ve onlara imam olacak. Allah (c.c)’ın düşmanı Deccal, İsa (a.s)’yı görünce tuzun suda eridiği gibi eriyecek. Fakat İsa (a.s), onu eliyle öldürecek ve kılıcının üzerindeki (Deccal’ın) kanını müslümanlara gösterecek.”
(Müslim)

Bazı alimler; Allah (c.c), İsa (a.s)’yı İsrail oğullarından kurtardıktan sonra birkaç saat öldürüp sonra semaya yükseltti demişlerdir.

Bazıları birkaç saati; üç, bazıları altı, bazıları da yedi saat olarak zikretmişlerdir. Bu görüş, sahih bir delile dayanmamaktadır.

Bazı alimler; İsa (a.s)’nın iki defa öleceğini söylemişlerdir. Bu görüş de sahih herhangi bir delile dayanmadığı için zayıftır.
 
4
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / Bütün İnsanlar Allah'ın Kuludur
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam 13 Aralık 2018, 12:47:22 »
بســـم الله الرحمن الرحيم

إِن تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِن تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

             

Maide 118 - Eğer onlara azab edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen Aziz’sin, Hakim’sin.”
   
     
  İsa (a.s), Allah (c.c)’ın kendisine emrettiği şeyleri kavmine tebliğ ettiğini söyledikten sonra sözlerini şöyle bitiriyor:

“Ey Rabbim! Senin bana emrettiklerini ben onlara hiç eksiksiz tebliğ ettim ve bu konudaki görevimi tam olarak yerine getirdim. Fakat onlar benden sonra bana iftira attılar, beni sana ortak kıldılar. Öyleyse onların cezaları Sana aittir. Onlara ne dilersen onu yapabilirsin. Bu konuda Sana hiçbir kimsenin itirazı olamaz. Zira onlar Senin kullarındır. İşledikleri şirk ve günahları sebebiyle onlara azab edecek olursan, elbette ki bunu hakettikleri için yaparsın. Fakat dilersen onları affedersin. Bu, Sana ait olan birşeydir. Çünkü sevab ve ceza vermeye kadir ve kuvvet sahibi olan, ancak Sensin. Üstelik Sen, Aziz’sin. Muhakkak her yaptığın doğrudur. Sen’den asla yanlış birşey sadır olmaz. Yine Sen Hakim’sin. Herşeyi yerli yerine koyarsın, herkese hakettiğini verirsin, kimseye zulmetmezsin.”


İsa (a.s)’nın “Onları bağışlarsan” Sözü:

İsa (a.s), Allah (c.c)’a cevab verirken kavmi hakkında:

“Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen Aziz’sin, Hakim’sin.” demiştir.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir:

“Allah (c.c), ayetlerde şirki affetmeyeceğini bildirdiği halde, acaba İsa (a.s) bunu bilmiyor muydu ki; “onları bağışlarsan” şeklinde bir ifade kullandı?

Buna şöyle cevab verilir:

İsa (a.s), Allah (c.c)’a eş koşanları Allah (c.c)’ın affetmeyeceğini elbette çok iyi biliyordu. İsa (a.s)’nın bu sözünden kastı; herşeyin hükmünün Allah (c.c)’a ait olduğunu, Allah (c.c)’ın dilediğini yapacağını, dilediğine hüküm vereceğini, hiç kimsenin O’nun hükmüne karşı çıkamayacağını, hükmü karşısında sadece teslimiyet gösterilmesi gerektiğini göstermektir. Yine bu sözüyle, hristiyanlardan ona tabi olduğunu iddia edip de şirk koşanlara İsa (a.s)’nın şefaat etmeyeceğini ilan etmektedir. Çünkü İsa (a.s), bu kimselerin durumlarını Allah (c.c)’a havale etmiş, kendisi bu konuda hiçbir şey yapmamıştır.
 

5
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / Doğru Olan Kimselerin Mükafatı
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam 13 Aralık 2018, 12:45:24 »
بســـم الله الرحمن الرحيم

قَالَ اللّهُ هَذَا يَوْمُ يَنفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

           

Maide 119 - Allah şöyle dedi: “Bu, doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte, büyük kazanç budur!
   
     
  Allah (c.c) bu ayette ahiret gününden söz etmekte, o günün ancak doğrulara fayda vereceğini ve doğrulara verilecek mükafatın ne olacağını haber vermektedir.

“Allah şöyle dedi: “Bu, doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür.”

Ahiret günü, dünyada iken Allah (c.c)’a gereği gibi iman edip hayatlarının her yönünü Allah (c.c)’ın istediği şekilde düzenleyen, Allah (c.c)’tan başka hiç kimseye, hiç-birşeye, hiçbir konuda ibadet etmeyen, bütün ibadetleri sadece Allah (c.c)’a yapan, Allah (c.c)’ın emirlerine boyun eğen, hem zahiren hem batınen Allah (c.c)’ın dininde ihlaslı olan ve bu çizgiden asla sapmayan, ölene dek bu hal üzere yaşayan doğruların, doğruluklarının karşılığını alacakları gündür.

O gün, dünyada Allah (c.c)’ın istediği gibi iman etmeyen, dede ve babalarının sapık adet, alışkanlık ve dinlerine uyan, gerçekte iman etmedikleri halde sadece dünya menfaati için zahiren iman etmiş görünen, Allah (c.c)’a, rasullerine iftira atan, Allah (c.c)’a verdikleri ahdi ve selim fıtratı bozan, kendilerine gelen nebilere iman etmeyen, bilakis gelen nebi ve tebliğcilere eziyet eden, onları öldürmekten çekinmeyen, onları kendilerine düşman ilan eden gerçek sapıklar için ise mükafat değil, ceza günü olacaktır. O gün, hakettikleri cezayı mutlaka göreceklerdir.

İşte o gün, peşine düşmüş oldukları dünya menfaatleri onlara hiçbir fayda vermeyecek, Allah (c.c)’ın dinini terkederek görüşlerine uydukları baba, dede ve din adamları onlara şefaat edemeyecek, kendileri ile övündükleri ve uğruna tüm varlıklarını feda ettikleri çocukları hiçbir yardımda bulunamayacaktır. O gün, onlar için bir pişmanlık günü olacaktır. Doğru olanlara verilen mükafatı ve doğru olmayanlara verilen cezayı yakinen görecekler, bundan dolayı dünyada yaptıkları boş ve kötü amelleri sebebiyle pişman olacaklar, fakat o günkü pişmanlıkları kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir.

“Onlar için, içinde ebedi kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetler vardır.”

Dünyada iken Allah (c.c)’a verdikleri sözü yerine getiren, selim fıtrata uygun hareket eden, Allah (c.c)’ın rasullerini tasdik eden, bütün hayatlarını Allah (c.c)’ın istediği şekilde düzenleyen ve hem batınen hem zahiren Allah (c.c)’a teslim olan doğru kimselerin mükafatı; içinde ebedi mutluluk olan ve sonsuza dek kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennettir. Onlar orada hiçbir üzüntü duymayacak, sıkılmayacak ve sürekli bir mutluluk içerisinde yaşayacaklardır.

“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”

Allah’a verdikleri tüm sözlerde doğru olan ve bu doğ-ruluk üzere Rablerine kavuşanlardan Allah (c.c) razı olur, onlara asla kızmaz ve hakettikleri mükafatı onlara verir. Onlar da Allah (c.c)’ın kendilerine vermiş olduğu mükafatlarla sevinirler ve Allah (c.c)’tan razı olurlar.

“İşte, büyük kazanç budur.”

İşte, elde edilmesi ve ulaşılması gereken gerçek zafer ve gerçek mutluluk budur. Bunun dışındaki mutluluklar, devam etmeyen, geçici şeylerdir. Ancak aklı başında olan kimseler bu zaferi elde etmek için çalışırlar. Dünyanın bütün menfaatlerini, tatlı olan şeylerini, süslerini sadece bunun için feda ederler. Çünkü bilir ki, ne kadar fazla ve çok olursa olsun dünyanın mutluluğu baki değil, geçicidir. Ama ahiret mutluluğu, işte kalıcı olan odur.
 
6
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / Her Şeyin Mülkiyeti Allah 'a Aittir
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam 13 Aralık 2018, 12:43:43 »
بســـم الله الرحمن الرحيم

لِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا فِيهِنَّ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

           

Maide 120 - Göklerin, yerin ve onların içindekilerin mülkiyeti Allah’ındır. O, herşeye kadirdir.
   
     
  Allah (c.c) bu sureyi, hristiyanların İsa (a.s)’nın Allah (c.c) ya da Allah (c.c)’ın oğlu olduğuna dair iddialarına bir cevab niteliğinde olan bu ayetle bitirmektedir.

Allah (c.c) bu ayette göklerin, yerin ve İsa (a.s) dahil içindeki herşeyin kendisine ait olduğunu, böylece herşeye kadir ve mutlak kudret sahibi olduğunu bildirmiştir. Allah (c.c)’ın dışında olanlar ise Allah (c.c)’ın kullarıdır ve onlar hiçbirşeye kadir değildirler. İsa (a.s) ve annesi dahil, bütün varlıklar Allah (c.c)’ın kudretiyle varolmuşlardır. Çünkü herşeyi yaratan Allah (c.c)’tır ve Herşey O’nun yarattığı birer kuldur.

Her kim İsa (a.s) ve annesi dahil, Allah (c.c)’tan başka herhangi bir yaratılmışı ilah edinirse şüphesiz ki o kimse, Allah (c.c)’a verilmesi gereken hak, sıfat ve yetkileri Allah (c.c)’tan başkasına vererek Allah (c.c)’a çok büyük bir iftira atmıştır. Böyle bir kimse her ne kadar ihlaslı olduğunu iddia etse de aslında iftiracı pis bir müşriktir. Çünkü bunlar, Allah (c.c) dışındaki herşeyin Allah (c.c)’ın birer kulu olduğuna inanmamıştır.

Şu herkes tarafından çok iyi bilinsin; gökler, yerler ve onların içindekiler tümüyle Allah (c.c)’ın yarattığı varlıklardır. Şüphesiz ki Allah (c.c) herşeye kadir olandır ve bu sıfat, sadece O’na aittir. İşte bu sıfata haiz olan zat, gerçek ilahtır ve sadece bu zata ibadet edilir.
 
7
Davetçinin Tefsiri 6. Cüz / Yahudilerin Genel Karekterleri
« Son İleti Gönderen: İnşirâh 11 Aralık 2018, 23:05:55 »
وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِمِيثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّدًا وَقُلْنَا لَهُمْ لاَ تَعْدُواْ فِي السَّبْتِ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا

Nisa: 154 - Söz vermeleri sebebiyle Tur’u üzerlerine yükselttik ve onlara: “Kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara: “Cumartesi günü (avlanarak) haddi aşmayın dedik. (Bu konularda) onlardan sağlam bir söz aldık.
   
     
Yahudiler Tevrat’a sımsıkı bağlanacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Fakat bu sözü yerine getirmediler ve Tevrat’ın hükümlerini hayatlarında uygulamadılar. İşte verdikleri bu sözü yerine getirmeleri için Allah (c.c) Tur dağını onların üzerine bir gölge gibi kaldırdı. Eğer verdikleri sözü yerine getirmeseydiler Tur dağı onların üzerine düşecekti. İşte bu sebeble korktular ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek onları hayatlarına aktardılar.

Bu ayete göre; İslam’ın hükümlerini kabul etmiş fakat bunları pratikte yerine getirmeyen müslümanlar, bu amelleri yapmaya zorlanabilirler ve hatta onlara cezalar da uygulanabilir.

“ve onlara: “Kapıdan secde ederek girin” dedik.”

Allah (c.c), verdiği nimetlere şükür etsinler diye onlardan Beyt’ul Makdis’e girerken secde ederek, Allah’a boyun eğerek zelil bir vaziyette girmelerini ve “hıtta”; “ey Rabbimiz! Biz cihadı terkettiğimizden dolayı 40 sene çölde kaybolduk. Bundan dolayı günahlarımızı bağışla, bizleri affet” demelerini emretti. Buna rağmen Allah’ın bu emrine hem söz hem de fiille muhalefet ettiler. Beyt’ul Makdis’e secde ederek girmeleri emredilmişken kıçlarının üzerinde girdiler. Allah’a: “hıtta” yani; “günahlarımızı affet demeleri” gerekirken “hınta” yani; “arpa istiyoruz” dediler.

“Yine onlara: “Cumartesi günü (avlanarak) haddi aşmayın dedik. (Bu konularda) onlardan sağlam bir söz aldık.”

Allah (c.c) cumartesi gününü yahudiler için dinlenme ve tatil günü kıldı ve o gün çalışmalarını yasakladı. İşte bu sebeble Allah (c.c) onlar hakkında şöyle buyuruyor:

“Biz onlara, cumartesi gününün hürmetine riayet etmelerini ve o günde Allah’ın emrini bozmamalarını emrettik. Fakat onlar Allah’ın emrine muhalefet ederek ve hile yaparak cumartesinin hürmetini bozdular. Oysa bu konuda kendilerinden sağlam bir söz de almıştık.”

Bu ayette geçen sağlam sözden kasıt; Tevrat’a sımsıkı bağlanılması, hükümlerine uyma konusunda ihmalkar olunmaması, bildirdiği bütün hükümlerle amel edilmesi ve rasul olarak gelecek olan İsa (a.s) ve en son rasul Muhammed (a.s) ile ilgi haberin gizlenmemesidir.

Allah (c.c) yahudileri imtihan etmek için, özellikle tatil olan cumartesi gününde balıkları onların yaşadığı yerdeki denize gönderiyordu. Diğer günlerde ise balıklar o denize gelmiyordu. Bu sebeble yahudiler hile yapıp ağlarını cuma gününden denize attılar, pazar günü olunca da topladılar. Böylece cumartesi denize gelen balıkları avlamış oldular ve Allah’ın koyduğu avlanma yasağını ihlal ettiler.

Allah (c.c)  bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri (n uğradığı sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında, balıkları onlara açıktan akın akın geliyor, cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında ise, gelmiyorlardı. İşte biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları böyle imtihan ediyorduk.”   (A’raf: 163)
8
Davetçinin Tefsiri 6. Cüz / Yahudilerin Kalplerinin Mühürlü Olmasının Sebebi
« Son İleti Gönderen: İnşirâh 11 Aralık 2018, 23:02:52 »
فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِم بَآيَاتِ اللّهِ وَقَتْلِهِمُ الأَنْبِيَاء بِغَيْرِ حَقًّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ بَلْ طَبَعَ اللّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً

Nisa: 155 - Verdikleri sağlam sözü bozmaları, Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri, nebileri haksız yere öldürmeleri ve kalplerimiz perdelidir demeleri sebebiyle... Bilakis, küfürleri sebebiyle Allah kalplerini mühürlemiştir. Onların çok azı hariç, iman etmezler.
   
     
Allah (c.c) bu ayette yahudilerin kalplerinin mühürlü olduğunu haber vermektedir. Kalplerinin mühürlenmesinin sebebi; küfür ve haramları işleme konusunda ısrar etmeleri, verdikleri sözleri bozmaları, Allah’ın ayetlerini, mucizelerini inkar etmeleri, Allah’ın (Yahya ve Zekeriyya gibi) nebilerini hiçbir suç işlemedikleri halde haksız yere öldürmeleridir.

“kalplerimiz perdelidir demeleri sebebiyle...”

Onlar Rasulullah’ın risaletine karşı inatçı bir tavır sergilediler ve mazeret olarak da; “artık kalplerimiz perdelidir” dediler. Bu sözleriyle şunları ifade etmek istiyorlardı:

1 - “Bizlerin kalbine ilim o derece yerleşmiştir ki artık daha fazlasını alabilecek durumda değildir.”

2 - Rasulullah (s.a.s)’ın tebliğ sözlerinden herhangi birşeyi anlamadıklarını ifade ediyorlardı.

İşte bu bahaneleri ileri sürerek Rasulullah’ın risaletini reddettiler ve ona tabi olmaktan yüz çevirdiler.

“Bilakis, küfürleri sebebiyle Allah kalplerini mühürlemiştir.”

Onların mazeret olsun diye söyledikleri bu söze karşılık Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Aslında onların kalpleri perdeli değildir. Onlar doğru söylemiyorlar. Çünkü Allah (c.c), bütün insanları tevhid fıtratı üzerinde yarattığı gibi onları da bu fıtrat üzerinde yarattı. Fakat onlar kendi iradeleriyle küfrü seçip hakkı reddetmeleri, Rasulullah’ın tebliğinin hak olduğunu bilmelerine rağmen hayatlarında uygulamaktan kaçınmaları, eski zulüm ve sapıklıkları üzerinde sabit kalmaları sebebiyle Allah kalplerini kör etti. Bundan böyle artık onlar hakkı göremezler.”

“Onların çok azı hariç, iman etmezler.”

Ayetin bu kısmının manası hakkında alimler değişik görüşler zikretmişlerdir.

Mücahid’e göre; onlar, Rabbimiz Allah’tır diyerek çok az iman ederler, manasındadır.

İbni Abbas’a göre; onlardan çok azı (Abdullah b. Selam, Useyd b. Say’e, Salebe b. Say’e ve Esad b. Ubeyd, Ka’b’ıl Ahbar ve bunların arkadaşları gibi kimseler) iman edecektir, manasındadır.

Bazı müfessirler
e göre; onlar İslam’dan çok az bir şeye iman ederler. O da sadece Allah’ın varlığına iman etmeleridir.
9
Davetçinin Tefsiri 6. Cüz / Yahudilerin Diğer Bir Küfrü
« Son İleti Gönderen: İnşirâh 11 Aralık 2018, 23:00:16 »
وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلَى مَرْيَمَ بُهْتَانًا عَظِيمًا

Nisa: 156 - (Bir de) kafir olmaları ve Meryem’e büyük bir iftira atmaları sebebiyle...
   
     

Allah (c.c), yahudilerin kalplerinin mühürlenip hidayete ermemelerine ve hakkı görmemelerine sebeb olan küfürlerini zikrettikten sonra, bu ayette başka bir küfürlerinden haber vermektedir. Bu; iffetli, temiz, kendisine beşerden hiç kimsenin eli dokunmamış olan İsa (a.s)’nın annesi Meryem’e, Yusuf en Neccar adında bir çobanla zina ettiği ithamını yapmalarıdır. Böylece onlar İsa’ya verilen İncil’e ve İsa’nın risaletine inanmadılar. Hatta İsa’yı öldürdüklerini iddia ettiler.

Yahudilerle İlgili Olarak Ayetlerde Verilen Haberlerin Özeti:

Yahudiler Rasulullah’tan, belli kişilere göstermek için gökten rasul olduğunu belgeleyen bir kitap indirmesini istemişlerdi. Fakat onlar bunu isterken, gerçekten iman etmek niyetiyle değil, Rasulullah’ı zora sokmak gayesi ile istiyorlardı. Allah (c.c), onların bu niyetlerini bildiği için isteklerini yerine getirmedi. Onların iman etmeyeceklerini ispat etmek için de kendilerine, bizzat kendi yaptıklarından deliller gösterdi. Onlar, iman ettiklerini söyledikleri kendi kitaplarının hükümlerine bile karşı çıkmışlardı. Ta ki, Tur dağı üzerlerine kaldırılıncaya kadar... İşte ancak bu zorlama anında kitabın hükümlerine bağlandılar.

Yine onlar, Rasulullah’tan istediklerinin daha şerlisini ve daha çirkinini kendi rasullerinden istemişlerdi: Allah’ı apaçık bir şekilde görmek...

Yine onlar, Musa (a.s)’nın açık delil ve mucizelerini görmelerine rağmen buzağıya tapmışlardı.

Yine onlar, kitabın hükümlerine bağlanacaklarına dair söz vermelerine rağmen bu sözlerini bozarak yerine getirmemişlerdi. Kitabın hükümlerine ancak zorlama ile tabi oluyorlardı.

Yine onlar, Allah’a secde ederek şehre girmekle ve Allah’tan mağfiret dilemekle emrolunmuşken kıçlarının üzrinde şehre girmiş, mağfiret yerine arpa istemişlerdi.

Yine onlar, cumartesi yasağını ihlal etmiş, Allah’ın rasullerini haksız yere öldürmüş ve İsa’nın annesi Meryem’e zina iftirasında bulunmuşlardı. İşte önceki yahudiler bunarı ve bunlar gibi daha bir çok çirkin ameli işlemişlerdi.

 İşte bütün bu çirkin amelleri işleyenlerin ardından gelen sonraki yahudi neslinin, atalarının karakterleri üzere Rasulullah’tan, gökten bir kitap indirilmesini istemelerine şaşmamak gerekir. Çünkü onlar da atalarının yolunu takip etmekte ve iman etmek niyetiyle değil, Rasulullah’ı taciz etmek, onu zor duruma düşürmek gayesiyle böyle bir istekte bulunuyorlardı.

Yahudilerin böyle yersiz istekleri üzerine Allah (c.c)’ın, onların yapmış oldukları çirkinlikleri açıklaması güzel bir metodu ortaya koymaktadır. Bu; hakkı istemediği halde hakka tabi olacakmış gibi deliller ve belgeler isteyen kimseleri, onların daha önce yapmış oldukları çirkin adetlerini, kötü huylarını ortaya koymak ve böylece, aslında hakka tabi olmak istemediklerini yüzlerine vurarak susturmaktır. Aynı Allah (c.c)’ın yahudiler hakkında haber verdiği gibi... Onlara, kendi rasullerine yaptıkları iftiraları, Rasulullah’ tan istediklerinden daha çirkin şeyleri kendi rasullerinden de istediklerini ve daha bir çok çirkin amellerini hatırlatarak onları susturmuştur.

Allah (c.c), yahudilerin yaptığı kötü amelleri genişçe anlatmamış, sadece hatırlatmıştır. Böylece onların karekterlerinin değişmeyen bir karekter olduğunu ortaya koyarak, Rasulullah’a iman etmeyeceklerini kendi yaşantılarıyla göstermiştir.

Bu ayetlerde Allah (c.c), yahudilerin pis karekterlerini ortaya koymuştur:

1 - Onlar, hakkı bildikleri halde hasetten ya da heva ve heveslerine uymadığından dolayı hakka tabi olmazlar.

2 - Batıl üzerinde olmalarına rağmen hak konusunda tartışmaktan kaçınmazlar ve batılı savunmaya devam ederler. 

3 - Hakkı iptal etmek için her tür zorlama ve hileye baş vururlar. Hakkı anlatanlara eziyet etmek, onları öldürmek, hak konusunda değişik batıl görüşler ortaya atarak hakkı ve insanların kafasını bulandırmak gibi...

Kim hakkı, bildiği halde hasedden ya da heva ve hevesine zıt olduğundan dolayı reddederse ve batılı, batıl olduğunu bildiği halde savunmaya devam ederse yahudilerle aynı karektere sahip olmuş olur.

4 - Yahudiler hilekar ve sahtekar tabiata sahiptir. Cumartesi günü avlanma yasağını ihlal etmeleri bunun açık bir örneğidir.

5 - 
Kesin söz verdikleri halde sözlerinde durmazlar.

6 - Yahudiler ancak baskı karşısında hakka tabi olurlar. Onlar Allah’ın emirlerini uygulayacaklarına dair kesin söz vermişlerdi fakat sözlerinde durmadılar. Bu sebeble Allah (c.c) Tur dağını üzerlerine kaldırarak onları zorladıktan sonra kitabın hükümlerine bağlanmışlardı. 
10
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / En'am Suresi Giriş
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam 08 Aralık 2018, 22:53:05 »
      بســـم الله الرحمن الرحيم
       

EN'AM SURESİ
   
Bu sureye En’am ismi verilmesinin sebebi; surenin 138 ve 139. ayetlerinde En’am kelimesinin zikredilmesindendir.

En’am; koyun, keçi, deve, sığır ve manda cinsi hayvanları ifade eden bir kelimedir.

İçinde en’am zirkedilen ayetlerde arapların, kurban edilen hayvanlarla ilgili bir takım gelenekleri kınanmak-tadır.

En’am suresi 165 ayettir. En’am suresinin bazı ayetlerinin Mekke’de bazı ayetlerinin ise Medine’de indiği söylenmiştir. Fakat bu surenin bazı ayetlerinin Medine’de indiğine dair zikredilen rivayetler sahih değildir. Bu konudaki en doğru ve kuvvetli olan görüş, En’am suresinin Mekke’de ve bir bütün olarak indiğini ifade eden görüştür.

Bu surenin Mekke’de bir bütün olarak indiğine dair şöyle bir rivayet vardır:

İbni Abbas (r.a) şöyle dedi:

“En’am suresi, Mekke’de bir bütün olarak geceleyin indi. Onun çevresinde yetmiş bin melek vardı ve hepsi onun çevresinde tesbih getiriyorlardı.” (Taberani, İbni Münzir, İbni Merdeveyh) (Ahmed Şakir, Taberani’nin senedi için; “sahihtir” dedi)

Esma bintu Yezid (r.a) şöyle dedi:

“En’am suresi, Rasulullah (s.a.s)’a bir bütün olarak indi. Ben, o sırada Rasulullah (s.a.s)’ın devesinin üzengisini tutuyordum. O surenin ağırlığı neredeyse devenin kemiklerini kıracaktı.” (Heytemi-Mecmauz Zevaid, Taberani)(Heytemi şöyle dedi: Bu rivayeti Taberani rivayet etmiştir, senedde Şehr b. Hevşeb vardır. Bu kişi, hıfzı zayıf birisidir. Fakat bazı alimler onun hakkında güvenilir dediler. Şehr bize göre güvenilirdir, bu hadisi Suyuti, Taberani ve İbni Merdeveyh’e nisbet ederek rivayet etti.)

En’am suresinde de diğer Mekki sureler de olduğu gibi uluhiyyet, vahiy, risalet, diriliş, kıyamet günündeki ceza vs. gibi akide ve imanın temellerinden bahsedilmektedir.
 
Sayfa: [1] 2 3 ... 10