Hoş Geldiniz!

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için Giriş yapın.

Eğer üyeliğiniz yoksa Kayıt olun.

Gönderen Konu: Hamde Layık Olan Allah'tır  (Okunma sayısı 351 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Akidetul İslam

  • Site Yetkilisi
  • *****
  • İleti: 443
Hamde Layık Olan Allah'tır
« : 08 Aralık 2018, 22:47:00 »
        بســـم الله الرحمن الرحيم

الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِم يَعْدِلُونَ     



En'am 1 - Hamd, gökleri ve yeri  yaratan,  karanlıkları ve nuru vareden Allah’a aittir. Sonra yine de kafirler Rablerine denk tutuyorlar.
   
     
  Allah (c.c) bu ayette, gökleri ve yeri; karanlığı ve aydınlığı yarattığı için kendi nefsine hamdetmektedir.

“Hamd… Allah’adır.”

Hamd, sadece ve sadece Allah (c.c)’a aittir. Zira hamdı hakeden tek rab ve ilah sadece O’dur. Çünkü O, güzel isim ve sıfatların sahibidir, gökleri yaratmış, bu göklerin içinde güneş, ay, yıldızlar ve gezegenler varetmiştir, yine yerleri yaratmış, onu insanların rahat yaşayabileceği bir şekilde donatmış ve kullarına türlü türlü nimetler vermiştir. İşte bu sebeble O, hamdedilenlerden ve şükredilenlerden önce hamd ve şükrü haketmiştir.

Allah (c.c), kullarının kendisine nasıl hamdetmeleri gerektiğini öğretmek için bu ayette kendisini methetmiştir.

Hamd’in kelime manası; karşılık beklemeksizin, belli bir takım sıfatlardan dolayı bir varlığı övmektir.

Şeri manası ise; Allah (c.c)’ı noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak tutmak, O’nu herşeyden çok sevmek ve layık olduğu şekilde yüceltmek demektir.

Bu sebebledir ki hamd, şükürden çok daha geniş kapsamlıdır. Zira şükür; herhangi bir varlığa birşey karşılığında yapılan övgüdür. Hamd ise bir kimseyi belli sıfatları sebebiyle övmektir. Çünkü belli sıfatlara sahip olan bir kimse, bir tek sıfata sahip olan kimseden daha çok nimet veren ve bu sebeble de övülmeyi daha çok hakedendir.

Göklerin ve Yerin Sahibi:

“Gökleri ve yeri  yaratan…” 

Allah (c.c) bu ayette, gökleri ve yeri yaratanın kendisi olduğunu haber veriyor.

Allah (c.c)’ın gökleri ve yeri yaratması, O’nun kudretinin büyüklüğünü gösteren bir alamettir. Ayrıca bunların ve içindekilerin yaratılmış olması, onların ilah olmadığını gösteren bir alamettir.

Allah (c.c)’ın gökleri yaratıp bunları desteksiz olarak yükseltmesi, göğün içinde güneş, gezegenler, yıldızlar ve ay gibi varlıkları yaratması; yeri ve içindekileri yaratması, içinde bitkiler, hayvanlar, dağlar, denizler, nehirler varetmesi, taşların arasından su fışkırtması ve böylece yeri ve bunlar gibi daha bir çok nimetini varetmesi O’nun varlığını, birliğini ve kudretini gösteren en büyük ve duyu organlarıyla hissedilen en açık delillerdir.

Allah (c.c) birliğini, varlığını ve kudretini gösteren sabit ve değişken ayetler yaratmıştır. Gökler ve yer Allah (c.c)’ ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren sabit ayetlerdir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yoktur.” (Kaf: 6)                                                                   

Gece ve gündüz ise Allah (c.c)’ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren değişken ayetlerdendir.

Allah (c.c), kullarının bu ayetleri çok iyi tefekkür etmeleri, sürekli Allah (c.c)’ı hatırlamaları ve O’na hiçbirşeyi ortak koşmamaları için bu ayetlerden kimini işte böyle sabit, kimini de değişken kılmıştır.

Karanlık ve Nurun Gerçek Yaratıcısı:

“Karanlıkları ve nuru vareden…”

Allah (c.c) bu ayette karanlıkları ve aydınlığı yaratanın da kendisi olduğunu haber vermektedir.

Allah (c.c), karanlık ve aydınlığı kullarının menfaatine olsun diye yaratmıştır.

Allah (c.c) bu ayette karanlığı çoğul, nuru ise tekil olarak zikretmiştir. Çünkü karanlığın sebebleri çok, nurun sebebleri ise tektir. Üstelik nur, karanlıktan daha üstündür.

Bu ayet, karanlık ve nur hakkında; “bunlar iki ilahtır” diyen mecusilere bir reddiyedir. Zira bu kimseler karanlığı yaratanın şerri yaratan ilah, nuru yaratanın da hayrı yaratan ilah olduğuna inanırlardı.

Ayetteki “karanlıklar” ve “nur”dan kastın ne olduğu konusunda alimler değişik görüşler zikretmişlerdir.

Müfessirlerin çoğuna göre
ayette geçen “karanlıklar” dan kasıt; gecenin karanlığı, “aydınlık”tan kasıt ise; gündüzün aydınlığıdır.

Hasan el Basri’ye göre
“karanlıklar”dan kasıt; küfür, nurdan kasıt ise; imandır.

Bu ayette geçen “karanlıklar” ve “nur” kelimeleri zikredilen her iki manayı da ihtiva eder. Bu konuda herhangi bir zıdlık söz konusu değildir. Zira “karanlık” ve “nur” hem maddi hem de manevi olabilir.

Maddi manada karanlık ve nurdan kasıt; gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığıdır. Manevi manada karanlık; cehalet, küfür, şirk ve bunların çeşitleri, nur ise; ilim, iman ve tevhiddir.

Rububiyette Allah (c.c)’ı Birleyen Kafirler:

“Sonra yine de kafirler Rablerine denk tutuyorlar.”

Allah (c.c), hamde layık olanın sadece kendisi olduğunu, gökleri ve yeri, karanlığı ve nuru yaratanın yine sadece kendisi olduğunu bildirdikten sonra, bütün bunlara şahit olduğu halde hala Allah (c.c)’a şirk koşmaya devam eden müşriklerden bahsetmektedir.

Allah (c.c)’a ibadette şirk koşan müşrikler, Allah (c.c)’ ın varlığını, birliğini, ibadeti hakeden bir tek rab ve ilah olduğunu ispat eden ayetleri -ki bunlardan bazıları değişken, bazıları ise sabit olan ayetlerdir- gördükleri ve Allah (c.c)’ın onlara vermiş olduğu sahih akıl ile sağlam fıtrat bile Allah (c.c)’ın varlığını, birliğini kabul ettiği halde yine de Allah (c.c)’ın yarattığı varlıkları Allah (c.c)’a denk kılmaya devam ederler.

Müşrik:
Yalnızca Allah (c.c)’a verilmesi gereken hak, sıfat ve yetkileri Allah (c.c)’tan başkasına veya Allah (c.c)’la birlikte başkalarına vererek onları Allah (c.c)’a ortak koşan kişidir.

Zira ayette geçen “denk tutarlar” lafzı; yalnızca Allah (c.c)’a ait hak, sıfat ve yetkiyi Allah (c.c)’tan başka yaratılmışlara verirler, demektir.

Genel olarak müşrikler, asla rububiyet konusunda Allah (c.c)’a eş koşmazlar. Çünkü onlar Allah (c.c)’ın varlığına, Allah (c.c)’ın onları, gökleri ve yeri yarattığına, öldüren ve yaşatan olduğuna inanırlar.

Allah (c.c) bu konu hakkında değişik ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz onlara: “Sizi kim yarattı” diye sorarsan, “elbette Allah” derler. O halde nasıl aldanıp dönüyorlar.” (Zuhruf: 87)

“Şüphesiz onlara: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğuna baş eğdiren kimdir?” diye sorarsan, “elbette Allah’tır” derler. O halde nasıl aldanıp dönüyorlar? Allah, kullarından dilediğine rızkı yayar, ve onu kısar da. Şüphesiz onlara: “Gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeri dirilten kimdir?” diye sorarsan “elbette Allah’tır” derler. De ki: “Hamd (tamamıyle) Allah’ındır. Fakat onların çoğu akletmezler.” (Ankebut: 61-63)

“Şüphesiz onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan “elbette Allah” derler. De ki: “Allah’tan başka çağırdıklarınızı gördünüz mü? Eğer Allah bana bir zarar vermek istese, (acaba) onlar O’nun zararını giderebilirler mi? Veya bana bir rahmet vermek istese, (acaba) onlar O’nun rahmetini engelleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Güvenenler yalnızca O’na güvensin.” (Zümer: 38)

“De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir. Yine kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden çıkaran, ölüyü diriden çıkaran kimdir? Her işi düzenleyen kimdir?” Onlar: “Şüphesiz Allah’tır” derler. De ki: “Öyleyse sakınmaz mısınız?” (Yunus: 31)

“De ki: “Biliyorsanız söyleyin (bakalım)! Yeryüzü ve orada bulunanlar kimindir? Allah’ındır diyecekler. Öyleyse öğüt almaz mısınız?” de. De ki: “Yedi göğün rabbi ve yüce arşın rabbi kimdir?” “Allah’tır” diyecekler. De ki: “Öyleyse sakınmaz mısınız?” De ki: “Herşeyin mülkiyetini elinde tutan, himaye eden fakat himayeye ihtiyacı olmayan kimdir.” “Allah’tır” diyecekler. De ki: “O halde nasıl aldanıyorsunuz?” Biz onlara (yine de) hakkı getirdik, Şüphesiz ki onlar yalancıdırlar.” (Mü’minun: 84-90)  
                                         

Bu ayetlerde de görüldüğü üzere, müşrikler Allah (c.c)’ı rububiyet yönüyle tanıyor ve kabul ediyorlardı. Fakat buna rağmen Allah (c.c)’ın hakkı olan ibadeti, Allah (c.c)’tan başkasına veya başkalarına yapıyorlardı.

Müşrikler göklerin, yerin ve bu ikisinin arasında bulunanların yegane sahibinin Allah (c.c) olduğuna inanmalarına rağmen, hayatlarını düzenleyici hükümleri Allah (c.c)’ tan değil, heva ve heveslerinden ya da başkalarının heva ve heveslerinden alarak Allah (c.c)’a hüküm konusunda başkalarını ortak kılıyorlardı. İşte bu sebeple çok büyük bir sapıklık ve zulüm içerisindedirler. Zira bu sapıklıktan daha büyük bir sapıklık, bu zulümden daha büyük bir zulüm olamaz. Allah (c.c) bir başka ayetinde şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki şirk, en büyük zulümdür.” (Lokman:13)

Bu ayetten de anlaşılacağı üzere, Allah (c.c)’a ibadette ortak koşmak (şirk), şüphesiz zulümlerin en büyüğüdür.
 



SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ

Facebook  Twitter  Google  Google