Hoş Geldiniz!

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için Giriş yapın.

Eğer üyeliğiniz yoksa Kayıt olun.

Gönderen Konu: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler  (Okunma sayısı 23013 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Muaz

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 1
Osmanlinin seriate aykiri kanunlarinin oldugunu bildiren kanunnamelerin ne kadari dogru? Bu kanunnameler dogrultusunda Osmanlinin hukmu ne olur Asagida alinti olan yazi kanunname hakkinda ki gorusleriniz nelerdir?

-Alinti-

Osmanlı Kanunnamelerinde İslâm Ceza Hukukuna Aykırı Hükümler

FATİH SUTLAN MEHMED KANUNNAMESÎ(16)= FK.

El-fasl ül-evvel fi'1-zina ve devaiyye:

1 —Eğer bir kişi zina kılsa şeriat huzurunda sabit olsa ol zina kılan evlü olsa ve dahi bay olursa ki bin akçaya dahi ziyadeye gücü yeterse cerem (cereme) üçyüz akça alma evsat ül-hal olursa kim altıyüz akçaya malik ola cerem ikiyüz akça alma andan aşağı gücü yeterse cerem yüz akça! alma andan dahi aşağı halli olursa elli akça andan aşağı ki gayet de fakür ül-hal olursa kırk akça cerem alma.

2.—Eğer zina kılan ergen olursa bin akçaya dahi ziyade gücü yeterse cerem yüz akça alma eğer orta halli olursa altıyüz akçaya gücü yeterse elli akça cerem alma andan aşağı dörtyüze gücü yeterse kırk akça gayet fakir olsa otuz akça cerem alma.

3.-—Eğer avrat zina kılsa şeriat katında sabit olsa gani olsa er kanlığın vere orta halli yahut fakire olsa erenler gibi olur, kanlığın vere.

4.—Eğer avratm malı olsa eri kabul eylese köf tenor kanlığın yüz akça vere yoksul oluras elli akça geyet fakir olursa kırk ya otuz akça ceram alına.

5.—Eğer arvat pezevenklik eylese kadı tazir ede ne kadar ma yeralhu ağaç başına bir akça cerem alına.

(...)

Osmanlının tatbik ettiği bu hükümler nasıl açıklanır? İslam'a aykırı bir hükmü bile kanunlaştırmak küfürse (Yahudilerin recm cezasını değiştirip bu değişmiş hükmü kanunlaştırması gibi), Osmanlı Devleti nasıl İslam Devleti olabiliyor anlamıyorum açıkçası, açıklayabilen varsa açıklasın lütfen

Bu konuda Şeyh Nasir ibn Hamad al Fahd'in ''Osmanlı Devleti'' diye bir yazısı var ve yazısında Necd Ulemasının Osmanlı hakkında fetvalarını aktarıyor.

Çevrimdışı عبد الخافض الموحد

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 8
  • Kanunlarımızı İnsanlar Yapıyordu ! Hz.Cafer (r.a.)
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #1 : 09 Şubat 2013, 17:51:50 »
Muaz...

Öncelikle; Nasir ibn Hamad al Fahd'in kitabı zaten Haq yayınları tarafından ''MÜSLÜMANLARA KARŞI KAFİRLERE YARDIM ETMENİN HÜKMÜ'' adıyla, SEYFUDDİN EL-MUVAHHİD mahlasıyla basılmıştır veyahut çalınmıştır...

Haq yayınları cemaati, bu kitaplarındaki OSMANLI TEKFİRİ'ni sanırım görmemekteler ki kitaplarındaki tekfir şudur;

- Yedinci Hadise:
Hicri 1226 ile 1233 Seneleri Arasında Gerçekleşen Bir Hadise:
Kafir orduları bu senelerde tevhid davetini yok etmek için Necd topraklarına saldırdılar. İslam’a mensub olan kimselerden bazıları da bu kafir ordusuna yardım ettiler. O zamanki Necd alimleri müslümanlara karşı kafirlere yardım eden kimselerin irtidat ettiklerine dair fetva verdiler.
Bu hadiseden dolayı Şeyh Süleyman b. Abdillah al’eş-Şeyh; "Ed-Delail" adında bir kitap yazdı. Bu kitapta muvahhidlere karşı kafirlere yardım eden müslümanların mürted  olduklarını isbat etti ve bu meseleye  dair 21 delil zikretti.

Sekizinci Hadise:
Bir Önceki Hadiseden 50 Sene Sonra Gerçekleşen Bir Hadise:
 Bundan önce zikrettiğimiz hadiseden 50 sene sonra onun gibi bir hadise daha olmuştur. Bunun üzerine Necd alimleri, müşriklere yardım edenlerin irtidat ettiklerine dair tekrar fetva verdiler.
Bu konu hakkında Şeyh Hamed b. Atik; "Sebiylu’n Necati ve’l Fekaki Min Muvalati’l-Mürteddiyn ve Eh-li’l İşrak" (Müşrikleri ve Mürtedleri Dost Edinmekten Kurtulma Yolları) adında bir kitap yazdı.....

Bu tekfir aslında Nasr el-Fahd'a aittir çünkü kitap aslen bu Arabistanlı'ya aittir.

Osmanlı hakkında birçok konu ve delil olmasına rağmen, Necd ulemasına savaş açmalarına rağmen, Osmanlı'yı kitaplarında tekfir eden bu cemaat, söylem olarak TEVHİD DEVLETİ olarak görmektelerdir.
Mütevatir olan 5.Murat'ın masonluğunu bile sırf Osmanlı'yı kurtarmak için reddeden bu cemaat, aslında HAKKI GİZLEYEN YAYINEVİ'dir...
Bu yüzden bu soruna ben bu şekilde cevap verdim ki, sana da cevap verilsin yoksa kendi kitaplarına ters olan akidelerini buraya yazmayacaklardı ....
O'nun (Hz.Muhammed'in) bir tek Allah'ından bu kadar güzel sözler çıkarken,sizin 300 Tanrı'nızın dili mi tutuldu ?!

...Necaşi ...

Çevrimdışı Mümin34

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 7
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #2 : 16 Şubat 2013, 02:07:25 »
Mütevatir olan 5.Murat'ın masonluğunu bile sırf Osmanlı'yı kurtarmak için reddeden bu cemaat, aslında HAKKI GİZLEYEN YAYINEVİ'dir...

Hak yayınlarının osmanlı hanedanı hakkında biraz kör birazda sağır olmaları konusunda sizinle hem firkirim.Fakat Hakkı gizleyen yaın evi ithamınız çok ağır olmuş.Onlar bunu hak etmiyorlar.

Çevrimdışı el-Vakkâf inde'l-Hak

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • İleti: 131
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #3 : 26 Şubat 2013, 21:29:13 »
Öncelikle sorularınıza dünyevi ve uhrevi iştigallerden dolayı cevap vermekte geciktiğimiz için sizden helallik istiyor ve bizi anlayışla karşılamanızı temenni ediyoruz. 

Sorunuza cevap vermeden önce şu hakikati tekrar izah etmemizde fayda vardır:

Allah’ın kitabında ve rasulünün sünnetinde hükmü sabit olan, haramlığı veya helalliği konusunda açıkça hüküm bildirilen bir meselede bir kimse ki –konumu ve vasfı ne olursa olsun- bu açık ve kati hükme karşılık olarak farklı bir hüküm vazederse bu kimse ister bunu kanunlaştırsın, ister kanunlaştırmasın bu kimse kâfir olur. Bu ister bir devlet olsun, ister bir kurum, isterse bir kişi olsun durum değişmez. Her kim bunu tekfir etmez, tekfir etmeyenleri tekfir etmezse o da aynı şekilde kâfir olur. Bu bizim hak olan inancımızdır, hiçbir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir.

Bu hakikatten sonra şunu da açıklamamız da fayda vardır:

Müslümanlığı sabit olan bir kimseye küfür nisbet edilirse, bu konuda hüküm verebilmemiz için küfrüne hükmetmemizi gerektirecek kati ve sabit delillerin olması gerekir. Aksi takdirde kâfirlerin tarihi rivayetleri, bir takım spekülasyonlardan dolayı tekfir hükmü verilmez. Tekfir şer’i bir hükümdür. Ve onun icrası da ancak şeriatın belirlediği ölçü çerçevesinde mümkün olur. İslam şeraitinde bir fasık haber getirdiği zaman onu araştırmamız ve aslına vakıf olmamız gerekir. Bu sebeble aslını, astarını bilmediğimiz bir takım söylentiler ve kâfirlerin rivayetleri ile tekfir hükmünü veremeyeceğimiz gibi, bunlara itibar etmemiz de söz konusu değildir.

Bu apaçık hakikatten sonra;

1- Osmanlı devletine, kendi hâkimiyeti altındaki bölgelere İslam’i ahkâmı icra etmesi ve devlet olarak İslam’ı hükümleri tatbik etmesi sebebiyle “İslam” devleti hükmünü veriyoruz. Nasıl ki Abbasi ve Emevi devletleri İslam ahkâmını icra ettikleri için müslüman hükmünü veriyorsak bu da aynı durumdur.  Bu devlette bazı bozulmaların olduğu, bidat ve hurafelerin yaygınlaştığı malumdur. Ve bu devleti bozulmalardan, bidat ve hurafelerden dolayı eleştiren âlimler bu devleti tekfir etmemiştir. Bu bidatler ve bozulmalar Abbasi ve Emevilerde de var olmasına rağmen o dönemde yaşayan İslam âlimleri bu devletleri tekfir etmediler. Zira gerek Emevilerde, Abbasilerde olsun, gerekse Osmanlı’da olsun mevcut olan bidat ve bozulmalar küfür ve şirk boyutunda değildi. Bu sebeble bunlar küfür ve şirk hükmünü vermeyi gerektirmemektedir.

Osmanlı devleti meşru ve örnek alınacak bir devlet değildir. Zira daha önce ifade ettiğimiz gibi birçok bidat ve hurafeler yaygındı.

2- Bir devlette şahısların küfür işlemesi, onda bir takım şirklerin zuhur etmesi devleti dar-ul küfür yapmaz. Ta ki bu devlette İslam şeriati yürürlükten kaldırılıp, şirk ahkâmı icra edilinceye kadar. İşte o zaman bu devlet darul İslam vasfını kaybeder. Osmanlı’da küfür ve şirk işleyen kimselerin olması, halkın arasında bid’at ve hurafelerin yaygınlaşması dar-ul küfür vasfını kazandırmaz. Ne zaman ki Osmanlı, Allah’ın hükmünü kaldırıp, yerine beşer aklının ürünü olan kanunları tatbik ederse işte o zaman bu durumda biz onu hiçbir şüphe duymadan tekfir ederiz. Fakat bu devletin şeriatı bir kenara bıraktığı şirk kanunlarıyla hükmettiğine dair sabit deliller olmamakla birlikte, İslam ahkâmını icra ettiğine dair bize ulaşan kati deliller vardır. Bu konuda bu devleti küfürle itham edenler ya kâfirlerin verdiği haberlere, yaptıkları spekülasyonlara dayanırlar ya da bazı kişiler de olan küfür amelleri devlete nisbet ederler. Bu ise bizim benimseyeceğimiz bir tavır değildir.

Soru: Osmanlinin seriate aykiri kanunlarinin oldugunu bildiren kanunnamelerin ne kadari dogru? Bu kanunnameler dogrultusunda Osmanlinin hukmu ne olur Asagida alinti olan yazi kanunname hakkinda ki gorusleriniz nelerdir?

Cevap: Bize ulaşan sabit bilgilere göre; Osmanlı devleti İslam’ın ahkamını icra etmiş, devletin her alanında onun hükümlerini tatbik etmiştir. Bahsi geçen kanunnamede geçen maddeler ise İslam’a zıtlık arz etmemektedir. Zira İslam’da zina suçunun cezası sabittir. Fakat zina suçu öyle bir suçtur ki; bunun ispatı, delillendirilmesi için ağır şartlar konulmuştur. Ancak bu şartların tahakkuk etmesi sonucu had cezası uygulanır. Şayet şüphe varsa veya şartlar tahakkuk etmemişse bu durumda had cezası uygulanmaz. Fakat bu durumların önüne geçebilmek için kadı tazir cezası uygulayabilir. Örneğin: Zina suçunun ispatı için dört adil şahidin bu suçun işlendiğini gördüklerini ikrar etmeleri gerekir. Eğer adil dört şahid buna şahitlik ederlerse ve şahitlikleri sabit olursa bu durumda had cezası uygulanır. Fakat suçun ispat edilmesi için dört şahit bulunmazsa, 3 şahit bulunsa bile veya zina edenler suçlarını itiraf etmezse bu durumda had cezası uygulanmaz. Fakat kadı bu tür durumların önüne geçebilmek için tazir cezası verebilir. İşte bahsi geçen kanunnamedeki maddeler bunu ifade etmektedir.

Osmanlı’da eğer zina suçu ispat edilmişse ve şüphe yoksa had cezası uygulanır. Fakat zina suçu ispat edilmemiş ve şüphe söz konusu olursa cereme (para cezası) verilmiştir. Bu şekilde verilen hüküm örfi bir hükümdür. Ve bu zina suçunun yerine geçmiş bir hüküm değil, ancak onun şartlarının tahakkuk etmediği durumlarda mümkün olur.

Soru: Osmanlının tatbik ettiği bu hükümler nasıl açıklanır?

Cevap: Osmanlının tatbik ettiği bu kanunlar örfen konulmuş kanunlardır. Ve bu kanunlar zina suçuna verilecek had cezasını kaldırmak için değil, onu uygulamak için gerekli olan şartların tahakkuk etmemesi sonucu örfe göre tayin edilmiş tazir cezalarıdır. Yani, had cezasını uygulamak için şartlar tahakkuk etmemişse, şüphe söz konusu ise bu durumda kadı bu meseleleri önlemek, oluşmasına set çekmek için bu tür caydırıcı para cezaları verebilir. Bu Allah’ın hükmüne aykırı bir hüküm vazetmek değildir. Zira daha önce de ifade ettiğimiz gibi hadlerin uygulanması için şüphenin olmaması ve suçun sabit olması gerekir. Şayet şartlar gerçekleşmemiş ise bu durumda had cezaları düşer.

Soru: İslam'a aykırı bir hükmü bile kanunlaştırmak küfürse (Yahudilerin recm cezasını değiştirip bu değişmiş hükmü kanunlaştırması gibi), Osmanlı Devleti nasıl İslam Devleti olabiliyor anlamıyorum açıkçası, açıklayabilen varsa açıklasın lütfen

Cevap: Allah’ın hükmünün sabit olduğu bir meselede, Allah’ın hükmüne zıt bir hüküm koymak bu ister kanunlaştırılsın, isterse kanunlaştırılmasın yine küfürdür. Herkim böyle yapanı tekfir etmezse o da kâfir olur. Fakat bahsi geçen kanunlar bu şekilde değildir. Sebebini yukarı açıkladım.

Çevrimdışı el-Vakkâf inde'l-Hak

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • İleti: 131
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #4 : 26 Şubat 2013, 21:31:32 »
İddia: Öncelikle; Nasir ibn Hamad al Fahd'in kitabı zaten Haq yayınları tarafından ''MÜSLÜMANLARA KARŞI KAFİRLERE YARDIM ETMENİN HÜKMÜ'' adıyla, SEYFUDDİN EL-MUVAHHİD mahlasıyla basılmıştır veyahut çalınmıştır.

Cevap: Maalesef kalplerinde bozukluk olanlar, şahıslara güttüğü kinden dolayı kalplerinde bozuklukları dışarı vuranlar ancak içinde oldukları aşağılık kompleksini görmemizi kolaylaştırmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Bahsi geçen kitap çalma iftirası daha önce başka ip cambazları tarafından yayılsa da şimdi de sanırım bu zavallının sırtına yüklenmiş. Zira bu ne İslami bir amaç, ne hakkı isteyen bir kişinin takınacağı tavırdır. Kalplerindeki kin ve haset düşüncesini insanlara aşılamak için yanına İslami birkaç meseleyi evirip, çevirerek yapıştırıp öylece servis ediyorlar. Bu fitne ve iftiralara cevap verildiği için bunlara cevap vermeyi gerekli görmüyorum.

Fakat şunu belirteyim ki;

Eğer bahsi geçen kitap, bahsi geçen kişiden çalınmışsa buna karşı çıkmak, böyle bir durumu ortaya atmak sizin gibi soytarıların değil, kitabı çalınan kimseye aittir. Yazarın kendisi hayatta olduğu için sizin bu kadar kıvranmanıza gerek yok. Eğer böyle bir şey varsa kendisi çıkıp bunu ispat edebilir. Hem Nasir ibn Hamad’ın akidesi bellidir, müslüman olmadığı da. Hal böyle iken onun yapmadığı bir ithamı soytarıların yapması bu iftiranın ne derece zayıf ve şeytani bir vesvese olduğu anlaşılmış olur.

İddia: Haq yayınları cemaati, bu kitaplarındaki OSMANLI TEKFİRİ'ni sanırım görmemekteler ki kitaplarındaki tekfir şudur;

Cevap: Haq yayınları, kendi görüşlerini Osmanlı hakkında görüşlerini sitelerine asmışlardır. Bu devleti neden müslüman gördüklerini zaten izah etmişlerdir, kitaplarında bunun aksi bir durum görülmemektedir. Fakat kitapları sırf hata bulmak ve çamur atmak için okuyan ve okuduğuna anlamayan zavallılar, olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek için hayli gayret gösteriyorlar.

Her kim Tevhid davetini yok etmek için ona savaş açarsa veya savaş açan kimselere destek verirse o kişi kâfir olur. Bu konuda İslam âlimlerinin icmai vardır. Bizim de inancımız budur. Fakat Osmanlı’nın Muhammed b. Abdulvehhab’ın davetini yok etmek için hareket ettiğine veya hareket eden kimseye destek verdiğine dair bir delil söz konusu değildir, iftiradır. Zira oraya yapılan bastırma hareketinin bizzat Osmanlı tarafından yapıldığına, Tevhid davetini yok etmek için yapıldığına dair bir delil söz konusu değildir. Eğer bu Tevhid hareketini bastırmak için yapılmışsa bu Osmanlı’nın emirleri doğrultusunda olmuş bir şey değildir. Zira bu bastırma hareketine öncülük eden Kavalı Mehmet Ali Paşa Osmanlı’dan bağımsız hareket ediyordu ve bu kişinin İslamlığı zaten kesin sabit değildir. Ve eğer Osmanlı’nın emirleri doğrultusunda yapılmışsa ki bunu delille ispat etmek gerekir; bagy ve isyan suçundan dolayı yapılmış olabilir. Fakat daha önce de ifade ettiğim gibi Osmanlı’nın tevhidi hareketini bastırma gibi bir fiili söz konusu olmamıştır. Bunu açıkça bildiren kati bir delil söz konusu değildir.

Osmanlı 500 küsür yıl İslam ile hükmetmiş ve dünyanın birçok yerini devletinin sınırlarına katmıştır. Ve bu bölgelerde İslam’ın hükmünü icra etmiş, oradaki İngiliz ve haçlı güçlere karşı İslam’ın izzetini ayakta tutmuştur. İslam’ın kudsi değerler olarak vasfettiği yerleri haçlı ve Siyonist güçlerin tahakkümünden kurtarmıştır. Fakat ne yazık ki şuan Osmanlı’yı tekfir eden Suud belamları ve kendini Muhammed b. Abdulvehhab’a (Muhammed b. Abdulvehhab’ı bunlardan tenzih ederiz) nisbet eden kâfirler bu kutsal topraklarımızı gizli perdeler arkasında Siyonist ve haçlı güçlere satmaktadırlar. Osmanlı’ya karşı İngilizlerle ittifak edenler yevmul kıyamette bu yaptıklarının hesabını verecektir.

İddia: Osmanlı hakkında birçok konu ve delil olmasına rağmen, Necd ulemasına savaş açmalarına rağmen, Osmanlı'yı kitaplarında tekfir eden bu cemaat, söylem olarak TEVHİD DEVLETİ olarak görmektelerdir.

Cevap: Sizin delil olarak ileri sürdüğünüz şeyler bir devleti tekfir etmek için yeterli değildir. Ve daha acayibi yıllardır aynı kelimeleri, aynı sözleri tekrarlayıp duruyorsunuz. Fakat bunların delil olmayacağını daha önce size defalarca izah ettik.

Osmanlının necd ulemasına Tevhid davetini yok etmek için savaş açtığını kesin bir deliller isbat edemediğiniz gibi yine aynı üslupla bu takıntınızdan kurtulamıyorsunuz. Haq yayınları, ne kitaplarında ne de başka bir yerde Osmanlı’yı tekfir ettiğini ne yazılı, ne de sözlü olarak ifade etmemiştir, bu bir iftiradır.

İddia: Mütevatir olan 5.Murat'ın masonluğunu bile sırf Osmanlı'yı kurtarmak için reddeden bu cemaat, aslında

Cevap: Doğrusu delil olarak gördüğünüz diğer söylentiler gibi, bu da ayrı bir cehalettir. Zira devletlerde küfür işleyen kimselerin olması o devleti küfürle itham etmeyi gerektirmez. Velev ki dediğiniz gibi, bu kişi mason olsa bile acaba bu Osmanlı’yı tekfir etmek için yeterli midir? Bu, kişinin hüküm verme konusunda cahil olduğunu gösteren bir beyinedir.

İddia: HAKKI GİZLEYEN YAYINEVİ'dir...

Cevap: Haq yayınlarının hakkı nasıl açıkça anlattıklarını adil olan, nefsi kin duygusu ile kabarmayan, kuyruk acısı olmayan herkes bilir. Hak ile batılı ayırt edebilme melekesinden mahrum akılların hakkı, batıl olarak görmesi gayet tabiidir. Zira mahrum oldukları şey onların bu tür hastalıklara düşmelerine sebep olmaktadır. Nefsinizin kin duygusu ile kabarması, kuyruk acınız size haykırılan hakka karşı gözlerinizi kör etmiş,  sizi ondan alıkoymuş nefsi arzularınızın esiri haline getirmiştir.

 
İddia: Bu yüzden bu soruna ben bu şekilde cevap verdim ki, sana da cevap verilsin yoksa kendi kitaplarına ters olan akidelerini buraya yazmayacaklardı ....

Cevap: Site de sorulan sorular cevapsız kalmayacaktır inşeAllah. Ancak bazı özel sebeplerden dolayı gecikmeler olabilir. Fakat siz baya bir zahmete girdiniz, iftira attınız, haktan ayrıldınız sırf bizi cevaba sevk etmek için mi acaba? Bu kadar zahmet etmenize gerek yoktu, biz müsait olduğumuz zaman zaten cevap verecektik. Bu iftiralarınıza kılıf arıyorsunuz, fakat başarılı olmadınız. Mademki böyle bir gayeniz vardı bu iftiraları neden başka sitelerde dile getiriyorsunuz?

Son olarak şunu söylemek istiyorum;

Muhammed bin Abdulvehhab’ın Osmanlı’yı tekfir etmediği sabittir. Fakat bazı necd âlimleri Osmanlı’yı tekfir etmişlerse, bunların Osmanlı’yı neye dayanarak tekfir ettiğine dair bize kat’i deliller getirmesi gerekir. Şayet necd alimleri bile olsa bir kimseyi tekfir etmişlerse bize bunu delille ispatlamaları lazımdır. Zira havariç sahabeyi tekfir etmiştir. Aynı şekilde Ebu Hanife’yi tekfir edenler vardır. Fakat bunlar tekfir etti diye bizim tekfir etmemiz gerekmez. Ve yine Necd alimleri Osmanlı’yı tekfir etmiş olabilirler. Ancak bize kat’i naslarla ispat etmedikçe biz tekfir etmiyoruz. Şayet kat’i deliller varsa hiç şüphe duymaksızın tekfir ederiz. Ve bizler Osmanlı’nın memurları değiliz, onları örnek almıyor, meşru bir devlet görmüyoruz.

Bizim Osmanlı’yı tekfir etmemiz için küfrünün kat’i delilerle ispatlanması gerekir. Aksi takdirde bizim Osmanlı’yı tekfir etmemiz mümkün değildir.

Yevmil kıyamette size; “Osmanlı’yı neden tekfir ediyordunuz?” diye sorulursa “Necd âlimleri tekfir etti diye tekfir ediyoruz” derseniz acaba bu sizin için delil olur mu ve mazeret sayılır mı? Eğer hakkı istiyor ve onu amaç edinmişseniz necd âlimlerinin söyledikleri size asla delil olmaz. Şayet kat’i deliller getirirseniz biz de tekfir ederiz, şüpheniz olmasın. Kesin delil yani küfür devleti olduğuna dair sizden somut delil istiyoruz.  Müslümanlar hakkında kâfirlerden gelen haberler İslam dininde delil olmaz.

Ve sizlere meydan okuyoruz:

Osmanlı’nın kâfir olduğuna dair kat’i delillerinizi bekliyoruz. Ve bize kat’i delil getirirseniz, hiç şüphe duymadan tekfir ederiz. Fakat size nasihatimiz şudur ki; Önce kat’i delil nasıl olur, onu öğrendikten sonra kat’i delillerinizi getirin getirebilirseniz. Şayet kat’i delil getirirseniz, bizim Osmanlı’yı tekfir etmemiz mümkün olur.

Son Duamız:

Alemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamd Olsun

Çevrimdışı Mümin34

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 7
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #5 : 01 Mart 2013, 16:54:58 »
1 —Eğer bir kişi zina kılsa şeriat huzurunda sabit olsa ol zina kılan evlü olsa ve dahi bay olursa ki bin akçaya dahi ziyadeye gücü yeterse cerem (cereme) üçyüz akça alma evsat ül-hal olursa kim altıyüz akçaya malik ola cerem ikiyüz akça alma andan aşağı gücü yeterse cerem yüz akça! alma andan dahi aşağı halli olursa elli akça andan aşağı ki gayet de fakür ül-hal olursa kırk akça cerem alma.
Alıntı

Cevap: Bize ulaşan sabit bilgilere göre; Osmanlı devleti İslam’ın ahkamını icra etmiş, devletin her alanında onun hükümlerini tatbik etmiştir. Bahsi geçen kanunnamede geçen maddeler ise İslam’a zıtlık arz etmemektedir. Zira İslam’da zina suçunun cezası sabittir. Fakat zina suçu öyle bir suçtur ki; bunun ispatı, delillendirilmesi için ağır şartlar konulmuştur. Ancak bu şartların tahakkuk etmesi sonucu had cezası uygulanır. Şayet şüphe varsa veya şartlar tahakkuk etmemişse bu durumda had cezası uygulanmaz.
Alıntı

Yanlış anlamayın öğrenmek niyetiyle soruyorum..O dediğiniz şahıslarıda hiç tanımam..

Sizin bu açıklamanız burdaki kanunnamenin tam karşılığı değil gibime geliyor.. Eğer bir kişi zina kılsa şeriat huzurunda sabit olsa..Yani zina suçu muhakeme huzurunda sabit olsa yada kesinleşse cezası şudur deyip devam ediyor.

Zina suçu İslam dininde cezası zaten nasla sabittir zaten...Bunu değiştirmek mümkünmü..?

Çevrimdışı Mümin34

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 7
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #6 : 01 Mart 2013, 17:00:59 »
Birde birşey daha sormak istiyorum Osmanlı da devlet nezdin de Tasavvuf ile ilişkisi neden çok içiçedir..

Yada şöyle sorayım Tasavvuf gibi bir bela neden osmanlı imparatorluğunda bu kadar zemin bulabilmiş.

Çevrimdışı ebu bera

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 4
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #7 : 03 Mart 2013, 18:56:33 »
FATİH SUTLAN MEHMED KANUNNAMESÎ(16)= FK.

El-fasl ül-evvel fi'1-zina ve devaiyye:

1 —Eğer bir kişi zina kılsa şeriat huzurunda sabit olsa ol zina kılan evlü olsa ve dahi bay olursa ki bin akçaya dahi ziyadeye gücü yeterse cerem (cereme) üçyüz akça alma evsat ül-hal olursa kim altıyüz akçaya malik ola cerem ikiyüz akça alma andan aşağı gücü yeterse cerem yüz akça! alma andan dahi aşağı halli olursa elli akça andan aşağı ki gayet de fakür ül-hal olursa kırk akça cerem alma.

s.a. musaddık abi izahatleriniz çok anlaşılır,mevcut delillere göre tarafsız olarak konuştuğunuz görülüyor.fakat bu asılan kanunnamenin gerçek olmadığını mı söylüyorsunuz? yani osmanlıda böyle bir zina cezası kanunu yoktur mu diyorsunuz?.şayet bu kanun eğer osmanlıda uygulanan bir hükümse ki bu islamdaki zina suçunun değişmiş bir hali olarak duruyor.bu kanunu çıkaran, uygulayan ,ses çıkarmayan ,kabul eden küfre girmezmi diyorsunuz.

Çevrimdışı Mümin34

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 7
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #8 : 04 Mart 2013, 04:57:45 »

s.a. musaddık abi izahatleriniz çok anlaşılır,mevcut delillere göre tarafsız olarak konuştuğunuz görülüyor.fakat bu asılan kanunnamenin gerçek olmadığını mı söylüyorsunuz?
Alıntı

Hayır onu söylemiyor.

Zina suçu islam şeriatine göre ispatı çok zor olduğuna göre yani işlenen fiili dört şahidin görmesi ve gördüklerini ikrar etmeleri gerekir ki suç sabit olsun,ona göre ceza alsın.Bunun da çok zor olduğunu söylüyor, ki doğrudur,bu sebeple bu tür ithamların fazla yaygınlaşmasının önünü kesmek için kadı bir takım tedbirler alabilir.EyvAllah buda doğrudur.

Daha sonra suçu isnad edip delillendirilemediği takdirde aile yapılarına bir felaket getireceğini söylemektedir.Ki buda doğrudur.Bu kanunname tamamen aile yapısını korumak amacıyla düzenlenmiş tedbir ameçlıdır demektedir.Ben böyle anladım.

Buraya kadar tamam “Lakin unuttukları şey kanunname de suçun sabit olması,yani suçun zina olduğu kadı’nın huzurunda kesinleşmesi halinde”ibaresini atlamaktadırlar.

Suç sabitse hükmü de sabittir.Kadı Allah’ın hükümleriyle hüküm etmemiş olur,bu kanunda tağuti bir kanun olmuş olur.

5.Murat mason dahi olsa ve bunu gizli tutsa fakat Allah’ın kanunlarına göre devleti idare etse elbetteki onun hakikatte mason olması o devletin islam devleti olmadığına işaret etmez buda doğrudur.

Osmanlının Muhammed bin Abdulvahhab’ı ve davetini ortadan kaldırmak için bir saldırı olduğu her ne kadar bazı kaynaklarda kaçıyorsada biz bu kaynaklara itibar etmiyoruz.Fakat bizzat Muhammed bin Abdulvahhab’ın kitaplarında şunu görüyoruz.

Bizimle savaşanlara mevcut devlet kademelerinde yüksek mevkiler verilerek mükafatlandıralmaktadırlar.Bize olan bu kinlerinin sebebi,Allah’ın şeriatine göre adil yargılanmak istediğimizdendir.

Muhammed bin Abdulvahhab, kitabının başka bir yerinde de şuan da yeryüzünde çok az sayının dışında müslüman bulunmamaktadır demektedir.


(Fakat Osmanlı’nın Muhammed b. Abdulvehhab’ın davetini yok etmek için hareket ettiğine veya hareket eden kimseye destek verdiğine dair bir delil söz konusu değildir, iftiradır.)
Alıntı

Delil kendi kitabıdır.O cümleleri yukarıya verdim.


Kavalı Mehmet Ali Paşa, Muhammed bin Abdulvahhab’a göre müslüman değildir.Dolayısıyla bunun ordusuda islam ordusu değil,o halde bunlara devletin üst kademelerinde görev vermenin anlamı nedir.? Muhammed bin Abdulvahhab’ın yakındığı durum bu.

Birde Muhammed bin Abdulvahhab ve osmanlı alimleri arasında derin bir tevhidi bakış farkı vardır.Osmanlı uleması kim diliyle tevhid kelimesini söylerse gırtlağına kadar harama batmış olsa bile,hatta haramı günahları kendisine hayat tarzı seçse bile kafir olmaz.Bunu Mustafa Sabride söylüyor.Aynı günümüz müşrik belamlarının söylemleri gibi.

Muhammed bin Abdulvahhab bunun böyle olmadığını delillerle açıklamaya çalışarak hz.Ebu Bekir’in (r.a) zekat vermeyenlere savaş açtığını,Hz.Ali’yi ilahlaşatıranları yaktığını,peygamberlik iddiasında bulunan müseyleme ve ona iman edenlerin namaz,oruç,zekat verdikleri halde kafir sayıldıklarını söylemeketdir.Devamla şöyle demektedir.Bu fiileri işlyenlere karşı sahebe harp ilan etmişken günümüz insanları (yani kendi dönemi) bunlardan çok daha ağır suç olan tevhid kelimesini bozan inançlar taşımaktadırlar.

Doğal olarak bunlar kafirdirler.Böyle dediğimiz için de bizi tekfirci ilan ediyorlar.Güyya müslümanlara kafir dediğimiz için biz kafir oluyormuşuz gibi konuşuyorlar diyor.

Muhammed bin Abdulvahhab müslüman bir alimdir söyledikleri yabana atılacak bir alim değil.Yinede takdir sizin.

Çevrimdışı el-Vakkâf inde'l-Hak

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • İleti: 131
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #9 : 10 Mart 2013, 23:35:37 »
Soru: Sizin bu açıklamanız burdaki kanunnamenin tam karşılığı değil gibime geliyor.. Eğer bir kişi zina kılsa şeriat huzurunda sabit olsa..Yani zina suçu muhakeme huzurunda sabit olsa yada kesinleşse cezası şudur deyip devam ediyor.Zina suçu İslam dininde cezası zaten nasla sabittir zaten... Bunu değiştirmek mümkün mü?

Cevap: Bahsi geçen kanunnamedeki maddelerin neden ortaya konulduğunu söyleyebilmek için o zaman ki hukuk yapısını ve işleyişini bilmemiz lazımdır. Aksi takdirde bu konuda zanni bir takım yorumlar yapmak, sathi ve asılsız iddiaların türemesine zemin hazırlar.

Osmanlı devletinde şer’i cezalar konusunda yetkili kişi kadılardır. Ve kadılar da bu yetkiyi edille-i şer’iye çerçevesinde kullanıp, İslam’ın ahkâmını ve hukukunu icra etmişlerdir. Kadıların kaynaklarından örnek verecek olursak; Fatih devrine kadar Osmanlı mahkemelerinde Merginani’nin El-Hidayesi, Nesefi’nin Kenzud’dekaik’i, Kuduri’nin El-Muhtasarı, T’acuş’şerianın El-Vikayesi... Fatih devrinde Molla Hüsrev’in Gurerul Ahkâmına şerh olan Durerul Hukkam Fi Şerhi Gurerul Ahkamı Osmanlı mahkemelerinde en çok başvurulan kaynaklar olmuştur. Kanuni’nin devrinde İbrahim El-Halebî’nin Multekal Ebhur adlı eseri Durerin yerini almıştır.

Kadıların ikinci önemli kaynağı fetva mecmualarıdır. Ebus’suud Efendinin Fetvaları, Zekeriyazad Yahya Efendinin (Ö. 1643) Fetevayı Yahya Efendi, Ankaralı Mehmed Efendinin Feteva Ankaravi, Feyzullah Efendinin Fetevayı Fevziye, Menteşzade Abdurrahim Efendinin Feteva Abdurrahim, Yenişehirli Abdullah Efendinin Behçetul Fetevası, Çatalcalı Ali Efendinin Fetevayı Ali Efendi’nin Fetevayı Ali Efendi, Durrizzade Mehmet Efendinin Neticetul Fetevası kadıların en çok başvurduğu fetva mecmularıdır.

Bahsi geçen eserler kadıların başvurdukları temel esaslardır. Ve bu eserlerde tamamen şer’i hükümler söz konusudur. Ayrıca bu ve benzeri kitaplardaki şer’î hükümleri tatbik ettiğini, hem mahkeme kararlarının kaydedildiği şer’iye sicillerinde ve hem de Osmanlı Arşivinde yer alan belgelerde görmek mümkündür. Meselenin uzun olması ve hakkında ciltlerce eser yazılması mümkün olabildiğinden konuyu fazla uzatmaya gerek yoktur.

Asıl meselemiz olan kanunname maddelerine gelince;

Fatih Sultan Mehmed’in Kanun-ı Osmanî diye anılan iki büyük kanunu mevcuttur. Birincisi, Fâtih’in Teşkilât Kanunu’dur ve ceza hukuku ile ilgili tek maddesi mevcuttur (Devlete isyân eden kardeşlerin öldürülmesi meselesi).

İkincisi ise, Fâtih’in askerî, mülkî ve cezâî hükümleri ihtiva eden ve daha sonraki bütün umumî Osmanlı kanunlarının esasını teşkil eden kanundur. Bunun ilk bölümü üç fasıl halinde, ceza hukukuna aittir. 1. fasıl, zinâ ve benzeri suçlara; 2. fasıl, sövüşme, dövüşme ve katle; 3. fasıl ise, içki içme, hırsızlık ve iftirâ suçlarına tahsis edilmiştir. Özellikleri, diğer kanunnamelerden farksızdır. Had ve kısas cezalarına karışmamış ve sadece ta’zir cezalarını tanzim etmiştir. Bu sebeble kanunnamede genellikle para cezalarından bahsedilmiştir. Bu da ve sonra vereceğimiz kanun örnekleri bunların tazir amaçlı olduğu ve had cezalarına aykırı hükümler olmadığını öğrenmiş oluruz.

Kanunnameler, fıkıh, kitaplarında açıklanan had cezalarına aykırı olan hükümler ihtiva etmemektedirler. Daha önce açıkladığımız gibi unsurları tam teşekkül etmeyen had suçlarında, had cezası tatbik edilemediği zaman verilecek cürmleri yani para cezalarını açıklamışlardır. Bu esas, Osmanlı toplumunda çok iyi bilindiğinden, bazı kanunnâmelerde, her had suçu için, söz konusu kayıtlar açıklanmamıştır. Ancak muhtelif kanunnameler tetkik edildiğinde, recm cezası tatbik edilemediği veya had suçunu gerektirecek vasıflar bulunmadığı takdirde (hayvanla cinsî münâsebet, öpme, sataşma ve yapışma gibi) uygulanacak para cezaları veya diğer ta’zir cezaları açıklanmıştır. Aynı şey hırsızlık had cezası olan kat’ı yed, yani el kesme ve diğer had cezaları için de geçerlidir. Bazı kanunnâmelerde bu esas, “Siyaset olunmadığı takdirce” diye ifade edilmektedir. Aynı şey cinayet cezaları diyebileceğimiz kısas ve diyet cezaları için de geçerlidir. “Kısas edilmese veya kısas gerektirecek katil olmasa” ifadesi açıkça zikredilmektedir. (Bütün kanunnameler, 2. fasıl hükümleri)

Şimdi kanunnamelerde had cezalarının uygulandığını ve uygulanması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi halinde para cezası verildiği örneklerle açıklayalım:

Dulkadiroğulları ceza kanunu: “Eğer muhsan ya muhsana bühtan etse, zinâ gibidür; seksen ağaç ve seksen akçe alına”

Dulkadiroğulları ceza kanunundan: “Her kim zinâ eylese, şer’ ile ya örf ile sübût bulsa, ergen ise had olmaz ise on üç altın alına. Evli ise recm olmazsa on beş altın alına”

Kanunî’nin ceza kanunnâmesinden; “Bir Müslüman zinâ eylese, şer’ ile sâbit olsa ve zinâ eyleyen muhsan yani evli olub bay olsa, siyâset olunmadığı yani hadd i zinâ urulmasa...” “Eğer bir kimesne zinâ eder görülse, şer’an üzerine sâbit olsa lâkin alâ vech-iş-şer’ recm kılmalu olmasa, eğer bay olub bin akçe...”

Osmanlı kanunnâmelerinde ise, “... tahılın uğurlasa, şer’an kesmek lâzım olmasa... cürm alına” “... sirkat nisâba yetişmemiş olsa kadı ta’zir ede” Kanunî’ye ait Kanunnâmede bulunan şu hüküm meseleyi iyice tavzih etmektedir: “Eğer kovan veya koyun veya kuzu uğurlasa, serîka hesabına etmese, kadı ta’zir edüb ağaç başına bir akça alına ve eğer serika yetişse elin keseler, cerîme alınmaya”

Ve eğer kısas etmeseler ve kısas lâzım olur katl olmasa, maktûl hakkın aldıkdan sonra kan cürmi...”  “Her kim kan etse, katle müstehak ise kısas oluna. Ve eğer sulh edüb veya diyete müstehak ise, diyetden gayrı otuz altun cürm alına”

İşte bu kanunnamelerde ki maddeler incelendiğinde para cezaları had cezalarının yerine geçmiş İslam’a aykırı bir ceza değil, had cezalarının uygulanamaması veya uygulanması için gerekli şartların teşekkül etmemesi sonucu verilen tazir cezalarıdır. Yani haddin şartları teşekkül etmiş ise bu durumda had uygulanır. Şayet şartlar teşekkül etmemişse had vurulmaz. Bahsi geçen Fatihin kanunnamesindeki maddeler de bu fasıl da değerlendirilmelidir.
Osmanlı’da şer’i ahkam i
cra edilmiş ve şer’i hükümler tanzim edilmiştir. Bunu yukarıda kaynak eserlerle birlikte isbat ettik. Bunun yanında padişahlar tarafından hazırlatılan tüm kanunnameler ise tazir cezalarını belirlemiştir. Tazir cezalarını ise padişah kendi devrinin durum ve şartlarına göre İslam’a zıt olmamak şartıyla düzenleyebilir. Zaten Osmanlı’da bu şekilde olmuştur. Kadılar o zaman bu kanunnamelerin mahiyetini inceler ve İslam’a aykırı bir hüküm görürlerse buna karşı çıkarlardı. Buna örnek verecek olursak: Ayasofya evkafına ait dükkânların kiracıları, dükkânlara yerleştirdikleri âlet ve edevâtlarını bahâne ederek ve vakfın da zengin olduğunu ileri sürerek, kendilerinden alınan kira bedellerinin yükseltilmemesini ve ecrimisil talep edilme-mesini istemişler, padişahdan da ferman getirmişlerdir. Ancak Osmanlı Devleti’nin şanlı hukukçusu Ebussuud’un bunlara cevabı şu olmuştur:

“Emr-i Sultânî ile nâmeşrû’ olan nesne meşrû’ olmaz. Haram olan nesne helâl olmak yoktur. Ecrimisilden kusûru ne mikdâr ise, bî-kusûr tazmin olunması gerekir. Emr-i Sultan sadece gayr-ı sahih vakıflarda (yani mirî arazi türü vakıf arazide) mu’teberdir” (Ayasofya Evkâfı, Sül. Kütp. Reşid Efendi, No: 1036, Vrk. 46-49)

Son olarak şunu söylemekte fayda vardır:
Tazir cezalarını halife tayin eder. Bu yüzden Fatih’in çıkardığı kanunnameler tazir cezaları olduğu için had cezaları ile alakası yoktur. Hadlerin şartlarının tam teşekkül etmesi şüphe olmaması durumunda Osmanlı dâhil hiçbir İslam devleti bu cezayı değiştirecek bir kanun koymaz. Şayet aksini iddia eden varsa bu konuda olayın ve şartlarının tam teşekkül ettiği, şüphe söz konusu olmadığı halde had cezası uygulanmayıp farklı bir hüküm uygulandığını tevil yapmaksızın açık deliller ile bize ispatlaması lazımdır.

Soru: Zina suçu İslam dininde cezası zaten nasla sabittir zaten... Bunu değiştirmek mümkün mü?

Cevap: Evet, zina suçunun cezası İslam’da nasla sabittir. Bunun değiştirilmesi söz konusu değildir. Şayet bir kimse çıkar da buna zıt bir hüküm vazederse bu kimse kafir olur, zaten bunu izah ettik. Fakat kanunnamedeki bahsi geçen maddeler zina suçunun cezası olarak değil, bu cezasının uygulanması için şartların tam teşekkül etmemesi, şüphenin olması durumunda uygulanacak tazir cezalarıdır. Yani bu maddeler şer’i hükümlerin değiştirilmesi için değil, tazir cezalarını beyan etmektedir.

Soru: Birde bir şey daha sormak istiyorum Osmanlı da devlet nezdin de Tasavvuf ile ilişkisi neden çok iç içedir..Yada şöyle sorayım Tasavvuf gibi bir bela neden osmanlı imparatorluğunda bu kadar zemin bulabilmiş.

Cevap: Daha önce de ifade ettiğimiz gibi; Osmanlı’da bir takım bozulma ve bidatler yaygınlaşmıştır. Ve bizlerde bunları biliyor, bundan razı olmuyor, bunu da tasvip etmiyoruz. Osmanlı’da tasavvuf faaliyetleri ilerlemiştir. Fakat bu, ilk olarak Osmanlı zamanında çıkmış ve yaygınlaşmış bir şey değildir. Zira daha önceki İslam’i devletlerde bu tür bidatler ve bozulmalar yaygınlaşmıştır. İslam âlimleri bunları yok etmek için var güçleriyle çalışmışlardır. Vel hâsıl Osmanlı’da zuhur eden tasavvuf hareketleri sadece Osmanlı zamanına çıkmış fikirler olmayıp, ondan önceki İslam devletlerinde de vardı. Fakat İslam âlimleri o devletleri tekfir etmediler. Bunun en açık örnekleri; İmam Ebu Hanife, İmam Malik, Ahmed bin Hanbel’i ve bir nevi İbni Teymiyye’yi zindanlarda çürüten kimseler İslam devletinde idiler. Fakat bu âlimler bu bidat ve sapıklıklara ne kadar mücadele etseler de bu devletleri tekfir etmediler. Osmanlı’da ilerleyen tasavvuf faaliyetleri daha önceki İslam’i devletin içlerinde bozukluklar minvalinde değerlendirdiğimiz için Osmanlı’yı tekfir etmiyoruz. Ve bu tekfiri gerektirecek yeterli bir gerekçe değildir. Bu sebepten yola çıkarak Osmanlı’yı tekfir edenler, ondan önce tasavvuf hareketlerinin ortaya çıktığı ve yayıldığı İslam devletlerini de tekfir edecekler mi?

Soru: fakat bu asılan kanunnamenin gerçek olmadığını mı söylüyorsunuz? yani osmanlıda böyle bir zina cezası kanunu yoktur mu diyorsunuz?.şayet bu kanun eğer osmanlıda uygulanan bir hükümse ki bu islamdaki zina suçunun değişmiş bir hali olarak duruyor.bu kanunu çıkaran, uygulayan ,ses çıkarmayan ,kabul eden küfre girmezmi diyorsunuz.

Cevap: Kanunnamedeki kanunun mahiyetini ve nasıl anlaşılması gerektiğini yukarıda izah ettim. Bu maddeler İslam’daki şer’i cezaların hükmünü değiştiren maddeler olmayıp, had cezalarının uygulanması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi durumunda verilen tazir cezalarıyla alakalıdır. Ve yine burada küfür boyutunda olan bir durum söz konusu değildir. Şayet şüphe söz konusu olmaz, şartlar gerçekleşir ve yine had cezası uygulanmazsa bunun yerine başka bir ceza uygulanırsa ister hafifleştirilsin, ister ağırlaştırılsın durum yine aynıdır ve bu küfür olan bir ameldir. 

Muhammed b. Abdulvehhab’dan naklettiğiniz yazılar hakkında ise;

Bu yazılar ne bu âlimin Osmanlı’yı tekfir ettiğini ispatlamak için yeterlidir, ne de bizim Osmanlı’yı tekfir etmemizi gerektirecek kat’i delillerdir. Sizden istediğimiz, bu âlimin Osmanlı’yı tekfir ettiğini delilleriyle birlikte kitabından veya fetvalarından açık bir şekilde kaynaklarıyla bize nakletmenizdir. Zira bu âlim tekfir meselesinin ne kadar ehemmiyetli bir mesele olduğunu bilir. Ve bir hüküm vermişse bunu açıkça ve kesin olarak bildirir. Fakat astığınız nakillerde böyle bir durum söz konusu değildir.

Muhammed b. Abdulvehhab’ın Osmanlı devletini müslüman olarak kabul ettiği sabittir. Osmanlı devletini bazı necd alimleri tekfir etmişlerdir. Fakat bunlar bizim için delil değildir. Zira bu âlimler neden tekfir ettiklerine dair kat’i bir delil, kesin bir sebeb gösteremediler. Bazı âlimlerin, bazı meselelerde ihtilaf etmesi mümkündür ve bunun örnekleri çoktur. Necd âlimlerine göre Osmanlı kâfir olabilir. Fakat diğer âlimlere göre kâfir olmamışlardır. Zira necd âlimleri Osmanlı’yı RasulAllah’ın veya salihlerin kabrine gidip şefaat istemek gibi ihtilaflı bir meseleden dolayı tekfir etmişlerdir. Bu sebeble onların tekfir etmesi bizim tekfir etmemizi gerektirmez. 

Çevrimdışı Mümin34

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 7
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #10 : 11 Mart 2013, 23:42:05 »
Allah razı olsun kardeş,sen kendince anlattın bizde inşAllah kendimizce anlamaya çalışıyoruz.

Osmanlı hakkında kafam bir hayli karışık.Özellikle Ebu Suud efendinin Yunus Emre kafiriyle kızılbaşlar hakkında ki fetvalarını görünce bir hayli olumlu yönde etkilenmiştim.Birde Mustafa Sabri efendinin itaat teraki kafirlerine ve onlara oy verenlere karşı yazılarını okudukça çok şaşırmıştım.Sanırım tağuti rejimi ve ona oy verenleri Türkiye de ilk tekfir eden odur.

Yalnız kafamı karıştıran meselelerden biride 1928 deki seçimlerdir.Bu seçimlerde takriben halkın %90’ın oyunu almayı başaran kefereleri 620 yıllık islam geleneğine sahip bir toplum nasıl oluyorda çözemiyor ve beş altı yılda top yekün irtidat edebiliyorlar.

İşte burdan bakınca da Muhammed bin Abdülvahhab’ın sözleri aklıma geliyor.Osmanlı toplumunun tevhidi bilmedikleri “Lailahe illAllah”ı günümüz müşrikleri gibi algıladıklarını düşünmeye başlıyorum.O zaman devlet darul-islam toplum kafir diye bir ayrışma usul açısından mümkünmü diye düşünüyorum.

Şunu merak ediyorum acaba Ebu Suud Efendi ve İbn-i Kemal gibi alimler diğer tasavvuf gruplarına karşı nasıl bir tavır takınmışlardır.Çünkü kendisini islama nisbet edip kafir olanların zımmi olma durumları olmaları olası bir durum olmamıştır.O halde kendilerini islama nisbet edip Tasavvuf şirk dinini tercih edenler, gerek Osmanlı da,sizin de sözünü ettiğiniz gibi gerek Osmanılı’dan önceki devletler de nasıl müsamaha edilmiş.Bu küfre rıza küfürdür kaidesine girmezmi.?
Selam ve dua ile kalınız.

Çevrimdışı el-Vakkâf inde'l-Hak

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • İleti: 131
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #11 : 17 Mart 2013, 15:40:59 »
Soru: Yalnız kafamı karıştıran meselelerden biride 1928 deki seçimlerdir. Bu seçimlerde takriben halkın %90’ın oyunu almayı başaran kefereleri 620 yıllık islam geleneğine sahip bir toplum nasıl oluyor da çözemiyor ve beş altı yılda top yekün irtidat edebiliyorlar.

Cevap: Osmanlı yıkıldıktan sonra yerine kurulan tağuti rejim, halkı İslam’dan ve onun değerlerinden uzaklaştırmak için birçok şeytani oyun ve planlar yaptı, âlimleri ve İslam’a sahip çıkan kıyamlara öncülük edenleri darağaçlarında sallandırıp, halkın müslüman olanlarını katledip kanlı bir devrimle halkı tümüyle İslam’dan uzaklaştırdı. Sistem, halkın İslam’i duygularını tamamen kısırlaştırmak için tornalarından seri imalatla bel’amlar üretti, İslam’i kelime ve kavramların mana ve hakikatlerini ortadan kaldırdı. Âlimlerin olmayışı ve ilmin oradan kalkması ile halk büyük bir girdaba düştü ve sonuçta halkın birçoğu sistemi kabul edip, mürted oldular. Bu şaşılacak bir durum değildir. Zira bu devletin yıkılış sürecinde ne kadar kanlı bir devrim yapıldığını, hilafet makamına nasıl ihanet edildiğini, âlimlerin ve kıyam hareketlerine öncülük edenlerin nasıl tağutun potasında eritildiğini yazılan tarihte görmek mümkündür. Velhasıl tağuta ve onun kuracağı rejime karşı çıkan âlimler ve müslüman halk zaten katledilip öldürüldü. Geride kalıp tağuta ve onun sistemine boyun eğenlerde mürted olarak hem dünyada hem de ahirette zelil duruma düştüler.


Soru: İşte burdan bakınca da Muhammed bin Abdülvahhab’ın sözleri aklıma geliyor. Osmanlı toplumunun tevhidi bilmedikleri “Lailahe illAllah”ı günümüz müşrikleri gibi algıladıklarını düşünmeye başlıyorum. O zaman devlet darul-İslam toplum kâfir diye bir ayrışma usul açısından mümkün mü diye düşünüyorum.

Cevap: Bizler, Osmanlı’yı İslam devleti görüyor ve halkını küfrü ispat edilenler dışında zahiren müslüman hükmü veriyoruz. Halkın içinde avam, cahil kimseler olabilir, kâfirlerde olabilir. Fakat genel hüküm olarak darul islamda yaşayanlara ağlabuzzanla müslüman hükmünü veriyoruz, taki aksini ispatlayacak bir delil oluncaya kadar. Şayet daha sonra İslam devleti yıkılıp küfür devleti kurulursa buna karşı savaşanlar İslam devletinin halkından İslam’ı ve onu değerlerini muhafaza edenler müslümandır. Kâfirlerin safına geçip, onları destekleyenler dinden dönmüş ve mürted olmuşlardır. Bizim bu konuda ki inancımız budur.

Halkın sonradan İslam’dan dönmesi daha önce müslüman olmadıklarını göstermez. Zira mürtedler bile daha önce İslam’a girmiş ve müslüman hükmünü alsalar bile daha sonra İslam’dan döndükleri için mürted olurlar. Biz Osmanlı devletinin halkına daha önce İslam devletinde yaşadıkları için küfürleri ispat edilinceye kadar müslüman hükmünü veriyoruz. Eğer sonradan dinden dönenler olmuşsa bunlar mürteddirler. Fakat bunların sonradan dinden dönmeleri önce müslüman olmadıklarını göstermez.

Daha önce ifade ettiğimiz gibi Muhammed b. Abdulvehhab Osmanlı’yı İslam devleti olarak görmüştür. Eğer aksini iddia ediyorsanız, bu âlimin görüşünü delilleri ve kaynaklarıyla birlikte asarsınız.

Soru: Şunu merak ediyorum acaba Ebu Suud Efendi ve İbn-i Kemal gibi alimler diğer tasavvuf gruplarına karşı nasıl bir tavır takınmışlardır.Çünkü kendisini islama nisbet edip kafir olanların zımmi olma durumları olmaları olası bir durum olmamıştır.

Cevap: Tasavvuf Rasulullah (s.a.s) ya da sahabeler zamanında ortaya çıkmamıştır. Tasavvuf kavramı hicri ikinci yüz yıldan itibaren ortaya çıkmıştır. Ve bu ilk çıkışı İslam’da caiz olan şekliyle olmuştur. Buna rağmen zamanla tasavvuf konusunda ifrat  ve tefrite gidilmiştir. Öyle ki bir çok tasavvuf taifesi muteber âlimlerce eleştirilir olmuştur. Şia taifesi hariç  kendilerini ehli sünnete nisbet edenler arasında sapık olan tasavvuf anlayışı hicri 6. yüzyıldan sonra ortaya çıkmıştır.

Tevhid âlimleri kendi dönemlerinde ki fitnelere karşı bütün enerjilerini kullanarak mücadele etmişlerdir. Nitekim sapık tasavvuf fikirlerine karşı çok büyük mücadelelere girmişler, bu konuda birçok zulüm ve işkence görmüşlerdir. Tasavvuf fikirlerinin küfür olanlarını bütün alimler tekfir etmiş ve onlara karşı eserler telif etmişlerdir. Ve yine bu alimler bidat ve bozulmalara karşı mücadeleler vermiş, bunlara karşı ilmi bir çok reddiyeler yazmışlardır.

Osmanlı devletinde Ebus’suud Efendi, İbni kemal gibi âlimler tasavvufun İslam’a uygun olanına karşı çıkmamış, tasavvufun ancak islamın sınırları içerisinde yapılanını meşru görmüşlerdir. Fakat İslam’i sınırların dışına çıkan tasavvufa karşı sert bir tavır takınmışlardır. Örnek verecek olursak; Ebus’suud efendi fetvalarında kendisine sorulan bir soruya şöyle cevap veriyor:

“348. Mes’ele Sûfî adına olan Zeyd zikr ederken devran edip, ettiği devrânı ibâdet addeylese, nikâhı sahih zebîhası helâl olur mu?

Elcevap: Devranı ibâdet addeyleyicek mürteddir, asla müslimeden zimmiyeden avret nikâhlamak mümkün değil, zebîhası meyyitedir. Amma ibâdet addetmeyip, mubah i'tikâd edip devran ederse mürted değildir. Tâ'atten hâriç fâsıktır. Şâir feseka gibidir, menkûhası tefrik olunmaz, zebîhası yenir. ”

351. Mes’ele Raks ve devran eden taifeyi, valiler ve hâkimler men' etmek üzerine vâcib midir?

Elcevap: Vâcibdir, vazifeleri emr-i ma'rûf ve nehy-i münkerdir, etmeyicek, bir imamet eder müteşerri' kimse nasb olunmak lâzımdır. (Ebussuud Efendinin Fetvaları)

Soru: O halde kendilerini islama nisbet edip Tasavvuf şirk dinini tercih edenler, gerek Osmanlı da,sizin de sözünü ettiğiniz gibi gerek Osmanılı’dan önceki devletler de nasıl müsamaha edilmiş.Bu küfre rıza küfürdür kaidesine girmezmi.?

Cevap: Tasavvuf her zaman şirk ve küfür bir inanç olarak değerlendirilmemiştir. Zira ilk çıkışı İslam’da caiz olan şekliyle olmuştur. Fakat sonraları birçok bozulma, tahribata uğramış ve İslam’da caiz olmayan bir şekle bürünmüştür. Caiz olan kısmını âlimler meşru görmüş, fakat bozulup, tahribata uğrayan kısmına karşı mücadele edip, reddiyeler yazmışlardır. İslam devletlerinde yönetimlerin müsamaha ettiği tasavvuf, küfür ve şirk içeren tasavvuf değildir. Fakat halktan bazı kimseler ileri gitmiş ve sapmış olabilirler. Ancak bahsi geçen İslam devletlerinde yönetimin küfür ve şirk içerikli tasavvuf hareketlerine rıza göstermesi söz konusu değildir. 

Çevrimdışı Mümin34

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 7
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #12 : 25 Mart 2013, 22:03:56 »
EyvAllah;

Kardeş bir kaç soru daha sorayım.Çanakkale meydan muharebesinin Osmanlı döneminde yapıldığını biliyoruz.Her ne kadar Osmanlının can çekiştiği ve parçalandığı dönem olmuş olsada yinede yönetim onların elindeydi.

Çanakkale savaşnı 5.ordunun yürüttüğünüde biliyoruz.Fakat 5.ordunun baş komutanı Alman Liman Von Sanders olduğu ve bu komutanın daha sonra Enver paşa tarafından  rütbesinin yükseltildiğinide biliyoruz.Almanlarla 1910 larda başlayan askeri birliktelik birinci dünya harbinde ve Çanakkalede birçok Alman subayların komutası altında cereyen ettiğinide biliyoruz.

Yada bildiğimizi sanıyoruz.

1.Kafirlerle askeri alanda böyle bir birliktelik olabilirmi.?

2. Kafir bir komutan müslüman bir orduyu komuta edebilirmi.?

3.Osmanlının bu dönemi ile önceki dönemi sizin için farklımı.?

4.İtiat terakinin mensuplarının gerçek yüzü neden osmanlı uleması tarafından fark edilemedi.?

5.Mısır halkının altın olmak üzere büyük bir maddi yardımı keferelere (İtaat terakicilere Ankaraya)  göndermesinin anlamı sizce nedir.

Yani sizce 1910-1924 arası osmanlı halen islam devletimi.Yada bu dönemi biraz açıklarmısınız.?

Şimididen teşekkür.

Çevrimdışı Erkam

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 10
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #13 : 28 Mart 2013, 21:22:25 »
SelamunAleykum

Kardeş bir kaç soru daha sorayım.Çanakkale meydan muharebesinin Osmanlı döneminde yapıldığını biliyoruz.Her ne kadar Osmanlının can çekiştiği ve parçalandığı dönem olmuş olsadayinede yönetim onların elindeydi.

Çanakkale savaşını 5.ordunun yürüttüğünüdebiliyoruz.Fakat 5.ordunun baş komutanı Alman Liman VonSanders olduğu ve bu komutanın daha sonra Enver paşa tarafından  rütbesinin yükseltildiğinidebiliyoruz.Almanlarla 1910 larda başlayan askeri birliktelik birinci dünya harbinde ve Çanakkalede birçok Alman subayların komutası altında cereyenettiğinide biliyoruz.


Öncelikle:

 Bir Müslüman kafir bir kimsenin komutası altında asla savaşamaz. Savaştığında haram işlemiştir. Çanakkale’de savaşanlar nasıl savaşmışlar ve bu konuda o zamananınalimleri nasıl fetva vermişlerdir bilmiyorum. Fakat bilinmesi gereken şu ki; İslam’da bir kafirin komutası altında savaşılmaz. Zira İslam devleti için savaşıyor olsan bile, kafirin komutası altında canını kafire teslim ediyorsun. İster savaş olsun, ister savaş olmasın komutan çok önemlidir. Ve kafirlerin Müslümanlar üzerinde asla yetkileri yoktur. Dolayısıyla komuta etme yetkileri kesinlikle olamaz.

Soru: 1. Kafirlerle askeri alanda böyle bir birliktelik olabilirmi.?
 
  CEVAP:Bu konu ise duruma göre değişmektedir. Eğer işin içerisinde Müslümanların ve islam devletinin yararına bir mesele var ise o zaman onları kullanmakta bir sakınca yoktur. (fakat birlikte savaşılırsa dikkat edilmesi gereken şeyler vardır. Örneğin: bu savaşta 2 kişi yaralandı biri müslüman biri kafir, eğer muslumanı terk edip kafire yardım edersen su verirsen ya da onun yarasıyla ilgilenirsen, bu amel küfürdür) ama ikisine yardım edersen bir zarar yok çünkü kafir islamin menfaatın için savaşyor  .  Fakat kafirlerin yararına ise ve bu birliktelikte asla Müslümanların yararı yok ise, işte o zaman o birliktelik asla doğru değildir. Ama yukarıda da söylediğimiz gibi asla bir kafir bir Müslümanın başına komutan olarak atanamaz.

SORU: 2. Kafir bir komutan müslüman bir orduyu komuta edebilirmi.?

 CEVAP:Birincisi kafir komutan Müslümanların velayeti altında olsa bile, kendisinden emin olunamayacağı ve her an bir ihanet yapması söz konusu olabileceği için kendisi komutan tayin edilemez. Böyle yapmak haramdan başlar küfüre kadar gider… Eğer sınırsız yetki yani tüm velayet hakkı ona verilir ve komutan tayin edilirse bu küfürdür… Çünkü bu yetkide ister küfür, ister haram, ister caiz her ne olursa olsun emretme yetkisi verilmiştir. Fakat sınırlı yetki verilir ve asıl yetki Müslümanların elinde olursa, bu durumda haram olur. Çünkü kafire sıcak savaş esnasında tam olarak güvenilmez, her an ihanet edebilir… Böyle durumlarda aslolan Müslümanlara güvenmektir.

  Ancak sıcak savaş olsa bile kafir komutana, komutan sıfatı vermeksizin, onu yine kafirlere karşı kullanmak ve bu amaçla bilgi ve becerelerinden faydalanmak caizdir. Tıpkı Rasulullah (s.a.s)’ınhicrette yol klavuzu tayin ettiği kafir gibi… Veya kafirin bilgilerinden Müslümanları istifade ettirmek caizdir. Bedir esirlerinin Müslümanlara okuma yazma öğretmesi gibi.. İşte bu durumlarda hep, kontrol Müslümanların elinde olmuştur.

 "Kafirlere, müslümanlar için bir yetki vermedik." (Nisa: 141)

SORU: 3. Osmanlının bu dönemi ile önceki dönemi sizin için farklı mı.?
 
CEVAP:  Tabi ki farklar vardır. Yani önceki dönemlere kıyasla islam daha çok unutulmuş bir vaziyet almıştı. İnsanları özellikle duraklama döneminden sonra daha fazla para ve mal düşkünü olmuşlardı. Bu durum gittikçe artmaktaydı. Artık son noktaya gelince yani 1900’lü yıllara gelinince Allah islamla şereflendirdiği bu devletin elinden yavaş yavaş bu şerefi almaya başlamıştı. Yani insanları artık islamı taşıyabilecek kıvamda değillerdi. Nitekim ellerine islam verildiği gibide alınmıştı. 
  Fakat bu konuda önemli olan şey, biz onların küfürlerini bulmak için onları tekfir etmek için asla araştırma yapmayız. Bu hiçbir müslüman için yapılmamalıdır. Biz bu devlete ibretlik gözle bakarız, yani sırf mal ve para düşkünü olmaya başladıklarından dolayı Allah’ın bu devleti nasıl yıktığına  veislamı onların elinden aldığına bakarız. Ama bu devlet hakkında işledikleri bir küfür amel bulup getirenlerin eğer sağlam bir delille söyledikleri ıspatlanırsa, bizler bu devleti tabi ki de tekfir ederiz. 

SORU: 4. itiat terakinin mensuplarının gerçek yüzü neden osmanlı uleması tarafından fark edilemedi.?

  CEVAP: İttihat ve Terakkiciler gerçekten uzman bir kadroya sahiplerdi. Yani rollerini iyi yapabilen ve Osmalıyı yıkmak için her şeyi yapabilecek insanlarla doluydu.  Kurucuları Dr. İshak Sukûtî, Dr. Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve Şerafettin Mağdumî'dir. Bunlar tıbbi konuda ilerlemiş ve zeki adamlardı. Ve istekleri devrimdi. Cemiyeti oluşturan kadro genelde Rumeli subayları ve askeri öğrenciler tarafından oluşturulmuştu. Bu durum ise Selanik’i cemiyetin merkezi haline getirmişti. Ve bildiğimiz gibi Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’de bu cemiyetin üyeleriydi. Yani kafası çalışan islam düşmanlarını toplayıp bitmek üzere olan bir devlete saldıracaklardı.
Peki ben sorayım size. Parçalanmış ve kendisine güvenecek kişilere ihtiyacı olan bir devletin böylece ustalıkla hazırlanmış kadro ve planlara karşı onları fark etmesini nasıl bekleye biliriz ki?
 
  Ama buna rağmen 2. Abdulhamit bunların farkına varmıştı, yani tamamen saf gibi hiç farkında olmadığını söyleyemeyiz. Hatta  1897’de İstanbul’da yaptığı baskınlarla bir çok cemiyet üyesini ele geçirmiş ve bir kısmını da hapsettirmişti. Yani 2. Abdulhamit gibi zeki bir padişahın bunları fark etmediğini söyleyemeyiz. Gerçek yüzlerini görmekte sıkıntı çekmiş olabilir. Ama bunların fazlasıyla farkındaydı, fakat yapabileceği pek bir şey yoktu.

SORU: 5. Mısır halkının altın olmak üzere büyük bir maddi yardımı keferelere (ittihatve terakkicilereAnkaraya)  göndermesinin anlamı sizce nedir.

 CEVAP: İttihat ve terakkiciler 1890’lı yıllarda kurulmaya başlamış ve asıl amaçları devrimdir. Bu örgütlenme kısa sürede hızla büyümüş ve “ Paris ve Kahire”ye  kadar uzanmıştır. Örgütün özellikle Kahire bölümü oldukça kuvvetlenmiş ve mısıra yayılıp halktan çok miktarda yardım toplamıştır. Ve bunu Ankara’ya yardım olarak göndermişlerdir. Bunun anlamı ise çok basittir. Ülkeyi cumrhuriyetehazırayan bir dönemin büyük parçası olan “ittihat ve Terakkiciler” başkentide Ankara yapmak için alt yapı girişimlerini hızla sürdürüyorlardı. Devrimlerde ise en önemli şeylerden biride para olduğu için cemiyet diğer kollardan yüksek miktarda  para ve mal yardımları alabiliyordu.

 SORU: 6  Yani sizce 1910-1924 arası osmanlı halen islam devletimi. Yada bu dönemi biraz açıklarmisiniz.?

 CEVAP: 1923 yılında cumhuriyetin ilanından sonra bu beldeye asla islam devleti denilemez. Bu konuda ki görüşümüz kesindir. Fakat cumhuriyetin ilanından önce yani 1910 ve 1923 arasında bir küfürlerini görmüş değiliz. Yani Müslümanların başlarına kafir komutan atamakla bir devleti tekfir edemeyiz. Nitekim bu komutanda yetki tam değilse o komutanı atıyan kişide tekfir edilemez. Sadece küfür emirleri verme yetkisi verildiğinde bu komutanı atıyan kişi tekfir edilir. Çünkü bir kişinin küfür bir şeyi emretmesine rıza göstermiştir. Eğer mutevatir bir şekilde küfürleri ıspatlanmadan onlara kafir hükmü verirsek bu bizi bağlar. Yani tekfir meselesi basit bir mesele değildi.
Hayır hayır, ne zaman ki can köprücük kemiklerine dayanır, "Tedavi edebilecek kimdir?" denilir. Can çekişen bunun o ayrılık anı olduğunu anlar.Bacak bacağa dolaşır..İşte o gün sevk, ancak Rabbinedir.                       (Kıyamet:26-30)

Çevrimdışı MaxiMilyan

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 1
Ynt: Osmanli KanunNamelerinde Islam Ceza Hukukuna Aykiri Hukumler
« Yanıtla #14 : 30 Mart 2013, 11:24:56 »
Osmanlıda her ne kadar hanefi fıkhı yürürlükte isede imani noktada bir takım sıkıntıların olduğuna dair çok sayıda ip uçlarına rastlamak mümkün.Sanki tevhid tam manasıyla anlaşılmamış geleneksel din anlayışının, düşünceler üzerinde etkisi birçok meselede göze çarpmaktadır.Yada şöyle olmuş olabilir İslam dini ile geleneksel anlayış harmanlanmış bu sebeple zaman zaman böylesine islam dini açısından açıklanması çok zor durumlar zuhur etmiştir.

Osmanlının Almanlarla askeri ve iktisadi anlamda ortaklık içerisine girmesi de sanırım yine açıklanması zor ve müşkül durumlardan bir tanesidir.Osmanlı ordusunun Alman subayların komutası altında sadece Çanakkale muharebesi değil daha birçok cephede bu durum cereyan etmiştir.

O dönem ki şeyhül islam makamı bunun caizliğinin fetvasını hangi naslara dayanarak verdikleri gerçekten en çok merak edilen meselelerdendir.Alman komuta kademesi şu şekilde olmuştur.

ÇANAKKALE MUHAREBELERİNDE GÖREV ALAN ALMAN KOMUTANLAR VE KURMAY BAŞKANLARI**

Not:Burada ismi verilen Alman subayları tümen, kolordu ve ordu komutanları ile kurmay başkanları ve topçu komutanlarıdır. Bunların dışında idari görevlerde bulunan ve küçük rütbeli subaylar da mevcuttur. Amaç muharebelerdeki komuta kadrosunu ortaya koymak olduğu için bunlar dahil edilmemiştir.

18 MART BOĞAZ MUHAREBESİ

— Korg. Merten, Başkomutanlık Delegesi
— Yb. Wasillo, Hamidiye Tabyası Komutanı
— Yb. Werle, Erenköy Bölgesi Ağır Topçu Komutanı

KARA MUHAREBELERİ (25 NİSAN 1915-OCAK 1916)

Mareşal Liman Von Sanders, 5 nci Ordu Komutanı

SEDDÜLBAHİR BÖLGESİ

25-26 Nisan Seddülbahir Kıyı Muharebeleri-Alman yok
Birinci Kirte Muharebesi (28 Nisan)-Alman yok
1/2 ve 3/4 Mayıs Gece Taarruzları-3 tümen katıldı
 Alb. Vbn Zodenstern, Güney Bölge Komutanı (Üç tümenin K.)
 Bnb. Mühlmann, Güney Bölge Kur. Bşk.
Alb. Kannengieser, Güney Bölge Danışmanı
İkinci Kirte (6-8 Mayıs) ve 9-24 Mayıs Muharebeleri
Beş tümen katıldı-Tümg. Weber, Güney Grubu Komutanı
Yb. Thauvenay, Güney Grubu Kur. Bşk.
Üçüncü Kirte Muharebesi (4-6 Haziran)-6 tümen katıldı
Tümg. Weber, Güney Grubu Komutanı
Yb. Thauvenay, Güney Grubu Kur. Bşk.
Birinci Kerevizdere Muharebesi (21-22 Haziran)-4 tümen katıldı
Tümg. Weber, Güney Grubu Komutanı
Zığındere Muharebesi (28 Haziran-3 Temmuz)-5 tümen katıldı
Tümg. Weber, Güney Grubu Komutanı
5 Temmuz Zığındere Türk Taarruzu-8 tümen katıldı
Tümg. Weber, Güney Grubu Komutanı
Bnb. Eggert, 1 nci Kolordu (Sağ Kanat) Kur. Bşk.
Alb. Nicolai, 3 ncü Tümen Komutanı
Yb. Binholt, Güney Grubu Topçu Komutanı
İkinci Kerevizdere Muharebesi (12-13 Temmuz)
 Güney Grubuna bağlı iki kolordunun bünyesinde 9 tümen katıldı
Tuğg. Trommer, 14 ncü Kolordu Komutanı
Yb. Albrecht, 5 nci Kolordu Kur. Bşk.
Ab. Hovik, 13 ncü Tümen Komutanı-6-13 Ağustos Muharebeleri
Güney Grubuna bağlı üç kolordu bünyesinde 6 tümen katıldı
Yb. Albrecht, 5 nci Kolordu Kur. Bşk.
Alb. Hovik, 13 ncü Tümen Komutanı
Tuğg. Trommer, 14 ncü Kolordu Komutanı
Eylül 1915-Ocak 1916 Mevzi Muharebeleri
Güney Grubuna bağlı iki kolordunun bünyesinde 5 tümen katıldı
Tuğg. Trommer, 14 ncü Kolordu Komutanı
Yb. Albrecht, 5 nci Kor. Kur. Bşk.
Alb. Hovik, 3 ncü Tümen Komutanı

ARIBURNU-ANAFARTALAR BÖLGESİ

25 Nisan Arıburnu Muharebesi
— Alman yok
27 Nisan Türk Taarruzu
— Alman yok
1 Mayıs Türk Taarruzu
— Alman yok
19 Mayıs Türk Taarruzu
— Alman yok
6-10 Ağustos Arıburnu, Conkbayırı ve 9 Ağustos Birinci Anafartalar Muharebesi
— Kuzey Grubunun bünyesinde 3, Anafartalar Grubunun bünyesinde 3, Anafartalar Grubunun bünyesinde 6 olmak üzere 9 tümen katıldı
— Alb. Kannengiesser, 9 ncu Tümen Komutanı; 7 Ağustos günü muharebe sahasına geldiği saatte, Conkbayırı’nda yaralandı
— Yb. Pötrih, 9 ncu Tümen Komutanı
— Yb. Wilmer, Anafartalar Bölge (Müfreze) Komutanı
İkinci Anafartalar Muharebesi (21 Ağustos)
— Anafartalar Grubunun bünyesinde 7 tümen katıldı
— Yb. Wilmer, 5 nci Tümen Komutanı
Eylül-Aralık 1915 Mevzi Muharebeleri
— Kuzey Grubunun bünyesinde 3 tümen; Anafartalar Grubunun bünyesinde 15 nci ve 2 nci Kolordu bölgeden ayrılınca yerine 16 ncı Kolordu kuruldu) kuruluşlarında 7 tümen olmak üzere toplam 10 tümen katıldı.
— Alb. Nicolai, 2 nci Kolordu Komutanı
— Alb. Kannengiesser, 16 ncı Kolordu Komutan Vekili
— Yb. Wilmer, 5 nci Tümen Komutanı
— Alb. Hovik, 12 nci Tümen Komutanı
— Bnb. Lierau, Ağır Topçu Grup Komutanı (Anafartalar)

KUMKALE BÖLGESİ

25-27 Nisan Kumkale Muharebesi
— 15 nci Kolordu bünyesinde iki tümen katıldı
— Tümg. Weber, 15 nci Kolordu Komutanı
— Yb. Tuweney, 15 nci Kolordu Kur. Bşk.
— Alb. Nicolai, 3 ncü Tümen Komutanı
________________________________________
Alıntı

Bu bilgiler osmanlı resmi arşivlerinden alınmış bilgilerdir.Osmanlı Almanların, Suud krallığı Amerika birleşik devletlerinin komutası altında savaşlara katıldıkları bilinen bir gerçektir.

Şimdi bunları görünce haliyle insanın aklına şu sorular sorular gelmektedir.O zaman Osmanlı imparatorluğunun bugünkü Suud krallığından farkı nedir.Bugünkü Suud krallığıda anayasa olarak islam şeriatini benimsemiş bir yönetim biçimidir.Yani şunu söylemek istiyorum asl olan devlet anayasasında islam şeriatinin olmasımıdır,yoksa asl olan bu şeriatin tüm yönleriye yürürlükte olmasımıdır.?

Tabiki doğru söylüyorsunuz hiç kimseyi illaki tekfir etmek için peşinde dedektiflik yapmamak lazım.Fakat bu Osmanlı meselesi için ne kadar geçerli bir kaide olur orası  bilinmez.Çünkü bunu sizin yada başklarının bunu yapmasına gerek kalmadan, başkaları bu meseleleri pişirip pişirip ortaya sunuyorlar.Altıyüz küsür sene dünya ya hükümran olmış bir imparatorluğunun sorgulanmasını da doğal karşılamak gerektiği kanaatindeyim.


Osmanlı şeyhül islam makamı kendisini islama nisbet eden ve lafzen “lailaheillAllah” diyen herkesi müslüman olarak görmektedir.İşte Necd alimleleri onları bu yüzden tekfir etmişlerdir.Necd alimlerine göre İnsanlar “lailaheillAllah” diyor fakat tevhid kelimesinin anlam ve mahiyetini bozucu söz ve fiillerde bulunuyorlar dolayısyla bu kelimeyi lafzen ikrar etmeleri onlara bir fayda sağlamayacağı gibi onların müslüman olma iddialarınıda inkar ettiklerini göstermektedir.Diyorlar.

Şeyhül islam makamı bu yanlış düşünceye sahip olduğu için, ittiat terakicileri çözememiş olması kadar doğal birşeyde olamaz.Çünkü bu ergenekoncular (İttiat terakiciler) gerçek masonluklarını saklı tuttukları halde,amelen içki,zina,vs daha birçok haramları gerek istanbul da gerekse avrupa devletlerine seyahetlerinde zaten yapıyorlardı ve bunlar bilinen şeylerdi.

Her türlü melaneti kendilerine kendilerine hayat tarzı seçtikleri halde sırf tevhid kelimesi lafzen dile getirmeleri şeyhül islam makamının gerçeği görme  basiretsizliğini ortaya koymuştur.Buda geçmişte Necd alimlerinin haklılığını ortaya koymakla birlikte onlar bu imansızlara devletin en üst makamlarında rütbe verebiliyorlar söylemlerini ne kadar ileriyi güzel analiz ettiklerinin açık işaretleridir.

Mustafa Sabri beton Kemal döneminde Mısıra gittiğimde Mısır halkı ve basını beni adeta gözleriyle parçalayacaklardı diyor.Çünkü onlar beton Kemale bu şekilde bağlı idiler diyor.Kendi toplumunun bu tutumunu hayretler içerisinde karşıladığını dile getiriyor.Ben onlara bu adam bir ingiliz muhubbidir dediğim halde hala bu adamı nasıl oluyorda çözemiyorlar diye dert yanıyor.Halbuki sen ve makamın bu işi çözememişken şimdi neden bunu Mısır halkından bunu bekliyorsunuz.Çünkü sizin tevhidi anlayışınız toplumunuzun da bu şekilde kör göz sağır kulak olmasına yol açmıştır.

Nerden bakarsanız bakın Osmanlıda hem yenitimde hemde toplum nezdine tehvhidi anlayış ve iman sorunları olduğunu söylemek herhalde onlara haksızlık yapılmış olmasa gerek.Bu masonların kimliklerini gizli tutmaları ve manevralar yaparak idareyi ve halkı kandırdıkları noktasında bir takım tevilleri anlamak mümkün olabilir fakat 1928 de açıkça batı kaynaklı insan ürünü kanunları yasama ve yürütme makamına aldıkları halde halktan %90 larda destek almalarını hiç bir şekilde anlaşılır bir tarafı yok.

Tevhid akidesine sahip bir toplumun bu kadar kısa süre içerisinde topyekün irtidat etmesini açıklamak gerçekten çok zor bir durumdur.O zaman akıllara gelen şey bu toplumların kelimeyi tevhidin ne anlama geldiğini bilmeden sadece o ülkenin vatandaşları oldukları için kanun ve yasalara itiat ettikleri ortaya çıkmaktadır.Şeyhül islam Mustaf Sabri daha sonra işin aslını kavramış bu yüzden elinden geleni yapmıştır,geçmişteki yanlış düşüncelerinin analizlerini ölmeden yapabilmiş ve inşeAllah bir müslüman olarak vefat etmiştir.En azından bizim zahiren gördüğümüz budur.

Fakat diğer ulema ve toplum için aynı şeyleri söyleyebilmek çok zor kanaatindeyim.


SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ

Facebook  Twitter  Google  Google