Hoş Geldiniz!

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için Giriş yapın.

Eğer üyeliğiniz yoksa Kayıt olun.

Gönderen Konu: Halifenin Sultası  (Okunma sayısı 6472 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Hak Mücadelesi

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • İleti: 1247
Halifenin Sultası
« : 14 Eylül 2012, 01:06:35 »
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, namazda müslümanların imamı idi. Resmi toplantılarda, dini münasebetlerde onlara hitab eder, savaşta onlara komutanlık, aralarında ihtilaf çıktığında da hakemlik yapar ve onları her türlü hayra yönlendirirdi.

Bu görev ve özellikler sadece nebilere ait bir özellik değildir. Bu görevler, her halifenin görevidir. Buna göre, her emir bunları yerine getirmek zorundadır.

Bu görevler her emirin ve her İslam davetçisinin görevidir. İnsanları İslam'a çağıran kişilerin bu görevlerden hiç birisini terk etmemesi gerekir. Eğer bunlardan herhangi birisini terk ederlerse görevlerinde eksiklik yapmış ve kendisine vacip olan şeyleri yerine getirmemiş olurlar.

Eğer bu saydığımız görevleri yerine getiren İslam davetçisi hakkında:

"O, üzerine düşmeyen görevlerle uğraşıyor, dini siyasete alet ediyor" denilirse bu, yanlış olup ona iftiradır. İslam davetçisi aslında bu saydığımız görevlerin hepsini yerine getirdiği zaman İslam dininin ona yüklemiş olduğu görevi yerine getirmiş sayılır. Çünkü İslam dini bütün hayatı kapsayan bir dindir. Hayatın ekonomik, siyasi ve sosyal her yönüyle ilgilenir. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in de şahadetiyle İslam ümmeti en iyi çağ olan Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'den sonraki ilk üç yüzyıl müddetinde böyle idi.
 
 
Hicri 218 tarihinde el-Mu'tasım b. Harun er-Reşid hükümdar olduğunda müslümanların bazı kurumlarının gevşediğini gördü ve karakterlerini medeniyetin bozamadığı bedevi fıtratlı Türkler'i görünce onlardan istifade etmek istedi. Türkler o zaman bedevi fıtrata ve bedevi fıtratın özelliği olan kuvvetli olma, ileri gidip geri dönmeme gibi özelliklere sahiptiler. Mu'tasım, kahramanlığı ve cesareti seven bir kişiydi. Kendisi ümmiliğe yakındı. Bunun için Türklerden ordu kurdu. Onlara büyük mükafaatlar verdi ve onlarla Rumlara karşı savaştı. Fakat Türkler'e bol hediye ve ikramlar verilmesi, onların en üst mevkilere getirilmeleri sonunda onların fıtratlarını, eski karakter ve ahlaklarını bozup değiştirdi.

Bozuk fıtratlı olan nefis, fakirlikten zenginliğe geçince değişir. Bunun için hilafetin merkezinde insanlara zulüm arttı. Bağdat'taki insanların Türler'den çok şikayetçi olmaları sebebiyle sonunda hilafet merkezi Bağdat'tan Samirra'ya taşındı.

Hilafet merkezinin Bağdat'tan Samirra'ya taşınması Türk komutanlarının davranışlarını değiştirmedi. Bilakis üstünlük taslamaları,  kibir  ve haksız yere insanlara, müslümanlara zulümleri arttı. Gittikçe bu zulümlerini daha da artırdılar. Sonra Mu'tasım'ın ardından Vasık hükümdar oldu, ondan sonra Mütevekkil gelince Türklerin zulümleri ve insanlara haksızlıkları en üst seviyeye ulaştı. Hatta halifenin oğluyla beraber halifeye karşı ayaklanıp halifeyi öldürecek kadar kibir ve zulümde ileri gittiler. Bundan sonra hilafet onların eline geçti. Halife onların elinde adeta oyuncak haline geldi. Onu istedikleri gibi oynatıyorlardı. Artık İslam devletinin mal ve mülklerini onlar kontrolleri altında tutuyor, kimseye hesap vermeden istedikleri şeyi alabiliyorlardı. Şayet mevcut halife onların istediklerini yapmazsa onu ya öldürüyor ya da azlediyorlardı. Halife onlara mal vermediği zaman zorla alıyorlardı. Onlara karşı çıkanları da acımasızca yok ediyorlardı.

Şair onlar hakkında şöyle dedi:

 

Allah Türk çetesinden bizi korusun.

Onlar kılıç kullanarak musibetler getirdiler.         

Halife Ahmed b. Muhammed'i öldürdüler.

Bütün insanlara korku elbisesi giydirdiler.

 

Türk komutanlarından Vasif ve Bağa meşhurdur. Bu iki komutanın zulümleri sebebiyle tüm İnsanlar onlardan korkardı.

Şair o zamanki halifenin bu iki komutan arasındaki durumunu şöyle vasfetmektedir.

 

Öyle halife vardı ki, kafesin içinde,

Vasıf'la Bağa'nın eli altında,

Ona ne derlerse, diyordu,

Tıpkı papağan gibi...

 

Türk komutanları zulmettiler, kibirlendiler, böbürlendiler. Kendilerine dokunacağı endişesiyle insanların İslam ve İslam idaresi hakkında konuşmalarını engellediler. İslam'a ne kadar karşı geldiklerinin ortaya çıkmaması için, İslam hatiblerinin, alimlerinin ve İslam davetçilerinin halifenin makamı, görevleri ve hakları konusundaki konuşmalarını, yasakladılar.

Aynı şekilde İslam'a ne kadar muhalefet ettiklerini, İslam'a aykırı bir şekilde müslümanların mallarını nasıl çarçur ettiklerini apaçık bir şekilde göstermelerinden çekindikleri için, İslam alimlerinin ve davetçilerinin müslümanların malı ve bu malı İslam'a göre nasıl kullanmaları gerektiği konusunda konuşmalarını yasaklıyorlardı.

Yine kendi menfaatlerine zarar vereceği için İslam devletinde insanların hakları, huzur içinde yaşamaları, haksız yere zulmedilmemeleri ve müslümanların kalbine korku salınmamasının gerekliliği konularındaki konuşmalarını da yasaklıyorlardı. Çünkü onlar insanları korkutuyor, çok haksızlık yapıyorlardı.

İslam alimlerinin ve davetçilerinin, cihad ve askerlerin sınırda nöbet tutmaları konularındaki konuşmaları da onlara dokunuyordu. Çünkü askerler sınırda nöbet tutmayı terk edip şehirlerde eğleniyorlardı. Bu sebeple İslam devleti zayıf düştü, parçalandı ve düşmanları, devlete saldırma cesaretini buldular.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı Türk komutanları, İslam alimlerinin, İslam davetçilerinin, cami imamı ve hatiplerinin bu konularda konuşmalarını yasakladılar. Ve bu konuların, onların ihtisas ve ilgisi dahilinde olmadığını iddia ettiler.

Halbuki bu konuların hepsi direkt olarak İslam alimlerinin ve davetçilerinin üzerine farz olan görevlerdir. Bu konularda insanları aydınlatmaları gerekir. Çünkü İslam dini bunu gerektirmektedir. Alimler ve İslam davetçileri, İslam'ı her yönüyle insanlara anlatmak mecburiyetindedirler. Zaten ana görevleri de budur. Buna rağmen Türk komutanları alimlerin ve İslam davetçilerinin söz konusu bu konularda konuşmalarını yasakladılar. Sadece, insanları ilgilendiren ameli ibadetler hak kında konuşmalarına izin verdiler. Onlardan; insanlara sadece ibadeti emredip, onlara sadece bu konuda vaaz vermelerini, bunun dışında devleti ilgilendiren mevzulara karışmamalarını istediler.
 
 
Durum bu şekilde devam etti.

İslam devleti zayıfladı. Zalimler idareyi ele aldılar. Müslümanlar devletle, idareyle ilgili konularda konuşmaktan çekindiler. Zalimlerin böyle konularda konuşmayı yasaklamaları sebebiyle sonunda İslam adına sadece ameli ibadetleri bilen, ibadetlerden başka bir şey konuşmayan bir nesil ortaya çıktı. Zaten İslam davetçileri ve alimleri de sadece bu konular hakkında hükümler bildiriyorlardı. Sonuç olarak insanlar, İslam'ın sadece bundan ibaret olduğunu ve İslam'da aslolanın sadece ibadet olduğunu, ibadetin dışındaki konuların asıl olmadığını zannetmeye başladılar. Bu sebeple korku yayılmış, zühd çoğalmış, zalimlerin zulmü artmıştır.
 
 
Sonra İslami uyanış meydana geldi.

İslam davetçileri yeniden hareketlendi. İslam'a bir bütün olarak inanmaya, İslam'la ilgili her meseleyi konuşmaya ve İslam'ın temel meselelilerini öğrenmeye başladılar. Nihayet İslam'ın gerçeğini açık bir şekilde gördüler. Böylece İslam'ı tam anlamıyla öğrenen bir nesil yetişti.

İslam'ın bir hayat nizamı olduğunu öğrenen bu yeni nesil, bütün insanlara bunu anlatmak ve yeryüzündeki diğer müslüman kardeşleriyle tanışmak için harekete geçti. Fakat, çok acıklı bir gerçekle yüz yüze geldi. Karşılarında sadece ameli ibadetlerden bahseden, bunların dışındaki asıl konulara girmekten çekinen alimler buldular. Onlar öyle alimlerdi ki, ameli ibadet dışındaki konularla uğraşmayı siyaset addediyor, siyaseti ise yalan ve nifak sayıyorlardı. Zulüm, kötü idare ve fesadın yayılmasından kendilerinin sorumlu olmadığını, bunların sebeplerinin zalim idareciler olduğunu söylüyorlardı. Zühd yapmakla yetinip bu zalim idarecilere karşı çıkmanın, hakkı söylemenin ve emri bi'l maruf nehyi an'il münker yapmanın üzerlerine farz olmadığına inanıyorlar; evlerde, mescidlerde veya zaviyelerde toplanarak bir takım ibadetleri yapmayı ve zikir halkaları oluşturmayı kendileri için yeterli görüyorlardı. Hal böyle olunca İslam'ı bütün hayatı kapsayan bir din olarak gören ve bundan dolayı harekete geçen genç nesile karşı geldiler. Onlar için "siyasetci" ve "maceraperest" dediler. Alıştıkları hayatı değiştirecekleri için, onlara karşı geldiler, onları hatalı gördüler. Hatta bazen sert bir şekilde onlarla çatıştılar. Çünkü bu gençlerin, makam ve mevkilerini ellerinden almak gayesinde olduklarını zannediyorlardı.
 
 
Uyanmış olan bu İslami gençliğin gördüğü, karşılaştığı tuhaf bir başka durum da zalim hükümdarların alıştıkları "din adamı" tipidir. Zalim idarecilerin alıştıkları "din adamı"  tipi; yarım ölü, İslam'ı anlamayan, sadece  ölüleri güzel yıkamasını bilen, onlara güzelce telkinde bulunan, cenazenin arkasından çok güzel dua okuyan, nerede ziyafet varsa oraya koşan din adamlarıdır. İslam'ı kendi kafalarına göre anlayan, zahid kılığına bürünen hatta bu sıfatı bir kazanç metaı olarak kullanan din adamları...

Her ne kadar onlar dışında müslüman izzeti nefsine sahip, ibadet fıkhını bilen alimler varsa da bunlar, sultandan, mevki ve makamdan uzak duruyor, sadece ibadet hakkında insanlara vaaz veren,  gerek alıştıkları,  gerek cahilliklerinden, gerekse eziyet ve problemlerden kaçındıkları için idare ve muamelat hakkında konuşmak istemiyorlardı. İşte bu sebeple zalim idareciler bu iki din adamı tipine alışmışlardı. Ölü yıkamayı iyi bilen, ölü arkasından dua eden, ziyafetlerin peşine düşen ve zühd maskesi altında geçinen bir din adamı tipiyle, sadece ibadetle uğraşan, insanlara sadece ibadeti anlatan, siyasete hiç karışmayan başka bir din adamı tipi...
 
 
İşte uzun zamandır ortada yalnız bu iki tip din adamı olduğu için gerçek İslam davetçileri ortaya çıkıp, İslam'ın cihan şümul bir nizam olduğunu anlatan İslami bir hareket başlatınca, sadece bahsettiğimiz iki tip din adamına alışan hükümdarlar, başlayan bu hareketin, aslında İslam'dan olmadığını söyleyerek onu İslam dışı bir hareket  olarak gördüler.

Bunun sebepleri şunlardır:

1 -
İslam'ı güzel anlatan mantıklı ve delilli konuşan, hareketli, enerjili bir İslam gençliği görmeye alışmadıkları için bu, onlara garip geldi. Çünkü İslam'ı böyle bilmiyorlardı.

2 - Gerçek İslam'ı bilmedikleri için İslam'ı hiç anlamamışlardı. Onlar her zaman İslam'a muhalif idiler. Bu yeni harekete karşı bir cevap aradılar. Ve şöyle dediler:

"Bu, İslam'dan uzak, İslam dışı bir harekettir, İslam'la bir alakası yoktur, İslam siyasete karışmaz, Eğer dini korumak istiyorlarsa siyasetten uzak durmaları gerekir. Bu, İslam dininin maslahatınadır" dediler.

Avam siyaseti sevmediğinden ve siyasetçilere karşı olduğundan bu sözlere kandı ve ikna olup bu sözleri kabul etti. Zaten idarecilerin istediği de buydu.

3 - Zalim hükümdarlarla İslami hareketlerin aralarında siyasi bir ihtilaf vardır. Onun için bu İslami hareketlerin hedeflerinin meşruiyetine karşı çıktılar. Onlar, İslami hareketlerin en büyük siyasi hedefinin; insanların tekrar İslam'a sarılmalarını sağlamak ve İslam şeriatini tatbik etmek için onları harekete geçirmek olduğunu biliyorlardı. Bu harekete karşı ancak onun İslam dışı bir hareket olduğunu insanlara yaymakla karşı durulur. "Mescidler sadece ibadet için kurulan yerlerdir. Belli bir hareketin fikirlerini yaymaya alet olmamalıdır" diye iddia ettiler.

4 - Haçlı işgalcileri bütün müslümanları, özellikle müslümanları idare edenleri İslam akidesinden uzaklaştırmak istediler. Bu kötü emellerine ulaşmak için de İslam'ı sosyal hayatın etkinliklerinden uzaklaştırma yoluna gittiler. Haçlı işgalcileri bilirler ki; İslami ülkelerin maddi zenginliklerini sömürebilmek ve kendilerine boyun eğdirebilmek, ancak insanları İslam'dan uzaklaştırmakla mümkün olur. Öyleyse İslam dinini idareden uzaklaştırmak gerekir. Bu yüzden, ancak İslam dininden uzak  idarecilere göz yumarlar. Hatta İslam'a savaş açan idareciyi öncelikle tercih ederler.

İslam alemi denilen yerlerde görüldüğü gibi, idarecilerin çoğu İslam düşmanı olmalarına rağmen bunu açıkça söyleyemezler. Fakat İslam'ı hakim kılmak isteyen İslami harekete düşmanlık göstermekten de geri durmazlar. Halbuki İslam'ı getirmek isteyen hareketlere düşmanlık göstermek İslam dinine düşmanlık göstermek demektir. İdareci bunun aksini iddia etse bile...

5 - İslam dini, heva ve hevesine göre hareket eden ve insanları sömürmek isteyenlere karşı olduğundan, böyle kimseler İslam'ı tatbik etmek istemezler. Onun için İslam dinine iftira atarak;

"İslam kanunları artık bu asra, bu zamana uymaz" derler.

İslam şeriatini hakim kılmak isteyenlere "terörist", "bozguncu" gibi sıfatlar verirler. Onlar hakkında, "bunlar mükemmel olan demokrasi nizamını ortadan kaldırmak istiyor" diyerek insanları onlara karşı kışkırtırlar. Bu kışkırtıcı sözlerini ise zamana ve mekana göre değiştirirler.

Bazıları İslam tatbik edildiğinde büyük hristiyan devletlerinden uzaklaşılacağı fikrindedirler. Veya batılı devletlerin bundan razı olmayacağını söylerler. Bu sözleriyle batılı devletlere bağlılıklarını ve bu bağlılıktan vazgeçmenin mümkün olmadığını ortaya koymaktadırlar.

Batılı devletlerin İslam'ı yıkmak için plan yaptığı çok açıktır. Onları razı ettirmek ancak İslam'ı terk etmekle mümkündür. Allah-u Teâlâ İslam'ı terk etmedikçe onların müslümanlardan asla razı olmayacağını Kur'an'ı Kerim'de bildirmiştir. 

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Yahudiler ve hristiyanlar onların (dinlerine) milletlerine tabi olmadıkça asla senden razı olmazlar." (Bakara: 120)

Bu ayet gösteriyor ki batılı devletlerin bize olan düşmanlık ve hoşnutsuzluğu tatbik edilen anarşist düzenden, sahip olduğumuz zenginliklerden  veya  topraklarımızı bir pazar haline getirmek istediklerinden dolayı değildir. Esasen bunlar, bizim zayıflamamız ve onların arzularına uymamız için yapılan planlardır. Onların esas gayeleri bizi hristiyanlaştırmaktır. Bize karşı olan asıl düşmanlıkları, sahip olduğumuz akideye yöneliktir.

Gayesi bizi İslam akidesinden uzaklaştırmak olan düşmanımız, bu gayesine ulaşabilmek için fesadı ve anarşiyi yaygınlaştırır, heva ve hevese boyun eğdirir. Bu merhale gerçekleşince artık akidemizi değiştirmeye hazır hale geliriz. İkinci merhale hristiyanlaştırmaktır. Ve bu şekilde kendi inançlarına göre, Allah-u Teâlâ'nın onlara verdiği görevi yerine getirmiş ve Allah'ı razı etmiş olurlar. Müslümanların batının bu pis emel ve gayelerine karşı çok uyanık olmaları gerekir.



SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ

Yapılan paylaşımlar vesilesi ile Allah'ın razı olmadığı, İslam'a zıt olan şirk (Allah'a ait hak, sıfat ve yetkileri Allah'tan başkasına veyahut Allah'la beraber başkasına vermektir) ve küfür (gerek inatla gerek cehaletle gerekse inat edenleri taklit sebebiyle Allah'ın tevhidini inkar ve rasulünü yalanlamaktır) içeriklere veyahut bunların savunuculuğunu yapan kurum veya kuruluşlara ulaşmanız halinde hiçbir sorumluluk kabul etmiyoruz.
Facebook  Twitter  Google