Hoş Geldiniz!

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için Giriş yapın.

Eğer üyeliğiniz yoksa Kayıt olun.

Gönderen Konu: Öğretici İstişare  (Okunma sayısı 6508 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mahmut_Şakir

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 42
Öğretici İstişare
« : 25 Ekim 2009, 11:49:32 »
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, Bedir esirleri hakkında sahabeleri ile istişare yapmıştır. Fakat bu istişare fert fert yapılmıştır. Yani Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem her sahabenin görüşünü ayrı ayrı almıştır. Buna ise "şura" değil "müşavere" denir.
 
 
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem Ebu Bekir'e görüşünü sorduğu zaman Ebu Bekir şöyle dedi:
 
"Ey Allah'ın Rasulü! Bunlar, senin ehlin ve kavmindir. Allah'ın izniyle onları yendin ve muzaffer oldun. Benim görüşüm, onları öldürmeyip karşılıklarında fidye almaktır. Aldığımız fidyeyi ise yine kafirlere karşı kullanarak gücümüzü arttırırız. Belki de senin vasıtanla hidayet bulurlar ve sana destek olurlar."

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem Ömer'e görüşünü sorduğu zaman Ömer b. Hattab şöyle dedi:

"Ey Allah'ın Rasulü! Bunlar seni yalanladılar, sana savaş açtılar ve seni Mekke'den çıkardılar. Benim görüşüm; bana, dayım El-As b. Hişam b. El Mugire'yi, Abbas'a kendi kardeşini, Ali'ye de kendi kardeşini ver. Biz, onların kellelerini keselim. Böylece insanlar, müşriklere karşı içimizde hiçbir sevgi olmadığını bilsinler. Ben, onların esir alınmasını istemiyorum. Onların hepsinin kellesini kes. Çünkü onlar, Kureyş'in en büyük, en azgın kafirleri, en ileri gelen öncü ve liderleridirler."

Sa'd b. Muaz, Abdullah b. Revah'a, Ali b. Ebi Talib ve Abdullah b. Cahş da Ömer'in görüşünde idiler. Bunun üzerine Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Allah-u Teâlâ bazı kimselerin kalplerini öyle yumuşattı ki, sütten daha yumuşak oldular. Bazı kimselerin kalplerini de öyle sertleştirdi ki, taştan daha sert oldular. Ey Eba Bekir! Sen İbrahim gibisin. İbrahim şöyle demişti: "Kim bana tabi olursa o, bendendir. Kim bana karşı gelirse, ey Rabbim! Sen Gafur'sun, Rahimsin."

Ey Ömer! Sen de Nuh gibisin. Nuh şöyle demişti: "Ey Rabbim! Yeryüzünde hiçbir kafir bırakma."


Sonuç olarak Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem Bedir esirleri hakkında Ebu Bekir'in görüşünü aldı ve sahabelerine şöyle buyurdu:

"Siz bugün çok fakirsiniz. Sakın esirlerinizi fidyesiz salmayınız."

Sonra onlara esirlerine iyi davranmalarını tavsiye etti. Çünkü esirleri daha önce aralarında paylaştırmış ve şöyle buyurmuştu:

"Esirlere iyi davranın."

İşte Rasulullah'ın bu yaptığı müşavere idi. Çünkü, bazı sahabelerin görüşlerini ayrı ayrı almıştı. Buna "şura" denmez. Çünkü Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ehli'l hal ve'l akd olan sahabeleri bir yerde toplayıp konu ile ilgili olarak onlarla istişarede bulunmamış ve onlardan toplu olarak cevap almamıştır.

Ayrıca, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in görüşlerini aldığı sahabeler, devamlı olaylar hakkında soru soran, görüş bildiren ve her olayın hikmetini öğrenmek isteyen kimseler idi. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu şekilde onların görüşlerini alarak soru sormalarını engellemiştir.

Şu da bilinmelidir ki; daha onlara sormadan ve onların görüşlerini almadan önce Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem zaten kararını vermişti. Çünkü, daha savaş başlamadan önce şöyle demişti:

"Ben biliyorum ki, Beni Haşim ve diğer kabileler bizimle savaşmaya, istemeyerek çıkmışlardır. Onlar bizi öldürmek istemiyorlar. Sizden kim, Beni Haşim'den bir adam görürse, onu öldürmesin. Kim, Ebul Bahteri b. Hişam b. Haris b. Esed ile karşılaşırsa onu öldürmesin. Kim Rasulün amcası Abbas b. Abdulmuttalib ile karşılaşırsa onu öldürmesin. Çünkü o, savaşa zorla çıkartılmıştır."

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, daha esir alınmadan önce Beni Haşim'i ve özellikle amcası Abbas'ı zikrederek, onların öldürülmemesini söylemişken nasıl olur da savaştan sonra silahsızken öldürülmelerini ister?

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in amcası olan Abbas radiyAllahu anh, Rasulullah'ın Mekke'deki casusu idi ve Mekke'nin fethinden az öncesine kadar bu görevde kalmıştı. Şüphesiz Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem kendi casusunu öldürmez.

Şu da açık bir gerçektir ki; Abbas radiyAllahu anh'ın görevini en mükemmel şekilde yerine getirebilmesi için onun Rasulullahın sallAllahu aleyhi ve sellem' ın casusu olduğunu kimse bilmemeliydi.

Fakat Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, Mekke'yi fetih için yola çıkınca Abbas radiyAllahu anh'nun da görevi bitmiş oldu. Bu sebeple o da Medine'ye hicret için yola çıktı. Yolda İslam ordusuyla karşılaşınca hemen ordu saflarına katıldı. Ailesi ve çocukları ise Medine'ye doğru yollarına devam ettiler.

Bedir savaşı iyice incelendiğinde, Abbas radiyAllahu anh'ın bu savaşta çarpışmadığı açıkca görülür. Abbas radiyAllahu anh, yapılı bir vücuda sahip kuvvetli biriydi. Onu esir alan Beni Seleme'nin kardeşi Ebu'l Yusr Ka'b b. Amr ise şişman bir adamdı. Ebu'l Yusr Abbas'ı esir alarak getirdiği zaman Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ona şöyle dedi:

"Ey Ebu'l Yusr! Abbas'ı nasıl esir alabildin?"

Ebu'l Yusr, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'e şöyle cevap verdi:

"Ey Allah'ın Rasulü! Onu esir alabilmem için ne daha önce ne de daha sonra hiç görmediğim, şöyle şöyle sıfatlarda bir adam bana yardım etti."

Bunun üzerine Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ona dedi ki:

"İşte onu esir almanda sana yardımcı olan, kerim bir melektir." (Tabakatı İbni Sa'd c:4 s:12)
 
 
Ebu'l Yusr şöyle dedi:
 
"Bedir gününde Abbas'ı gördüm. Adeta put gibi hareketsiz duruyordu ve ağlamaktan gözleri yaşla dolmuştu. Ona şöyle dedim:

"Sana yazıklar olsun! Nasıl oluyor da akrabana kötülük yapıyorsun ve kardeşinin oğluna karşı düşmanlarıyla birlikte savaşıyorsun?"

Abbas radiyAllahu anh bana şöyle cevap verdi:

"O (Rasulullah) ne oldu, öldürüldü mü?"

Ebu Yusr ona:

"Muhakkak ki Allah onu aziz ve muzaffer kıldı" dedi. Abbas radiyAllahu anh:

"Bana ne yapmak istiyorsun?" diye sorunca Ebu'l Yusr:

"Seni esir almak! Çünkü Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem seni öldürmekten bizi nehyetti" diye cevap verdi.

Bunun üzerine Abbas radiyAllahu anh şöyle dedi:

"Bu, Muhammed'in akrabalarına yaptığı ilk iyilik değildir."

Ebu'l Yusr dedi ki:

"Sonra onu esir alarak Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'ın yanına getirdim." (Siyeri A'lam en-Nubela, c:2, s:81)
 
 
Abbas radiyAllahu anh'ın çok kuvvetli, cesur ve kahraman biri olduğu biliniyordu. Fakat buna rağmen, Bedir savaşında hiç savaşmadı. Hatta kılıcını bile kaldırmadı. Şüphesiz bu, onun korkak veya zayıf olduğundan değildi. Bunun sebebi; kardeşinin oğlu RasulullahsallAllahu aleyhi ve sellem'e ve diğer müslüman kardeşlerine karşı savaşmak istememesidir.

Onun, sadece kardeşinin oğluna karşı savaşmak istemediğini söylemek yanlış olur. Çünkü böyle olsaydı Rasulullah'tan uzak durur, fakat diğer müslümanlarla savaşırdı. Halbuki o, ne Rasulullah ile ne de diğer müslüman kardeşleriyle savaşmak istiyordu. İşte bu sebeple ayakta, ağlayarak hareketsiz duruyordu.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in, Bedir esirleri hakkında bazı sahabelerin tek tek ve özel olarak görüşlerini almasının hikmetine gelince, bunun hikmeti daha önce de açıklandığı gibi, soru soran sahabelerin soru sormalarının önüne geçmek ve Abbas radiyAllahu anh'ın görevinin ortaya çıkmasını engellemektir.

Allah-u Teâlâ bu olay hakkında şöyle buyurmuştur:

"Hiçbir nebiye yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah
(size) ahireti istemektedir Allah, Azizdir, Hakimdir. Eğer Allah'ın geçmişte bir yazısı olmasaydı, aldıklarınıza karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu." (Enfal: 67-68)
 
 
Uhud Savaşı'na gelince....

 
Uhud Şavaşında Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem nerede savaşılacağı hakkında sahabeleriyle müşavere yapmıştır. Bununla gayesi; onların samimiyetlerini ve müşriklerle savaşma arzularını ölçmek ve denemek idi. Halbuki Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in bu konudaki görüşü, Medine'de kalıp Medine sokaklarında savaşmak idi. Bu gaye ile müslümanlara şöyle dedi:

"İsterseniz Medine'de kalıp onları konakladıkları yerde bırakın ve onların karşısına çıkmayın. Böyle yaparsanız onlar bir yerde beklerler ve bu onların zararına olur. Şayet Medine'ye girerlerse, Medine'nin içinde onlarla savaşırız."

Münafıkların başı Abdullah b. Ubey b. Selül, Rasululah sallAllahu aleyhi ve sellem'in bu istişaresini duymuştu ve o da aynı görüşte idi. Bu sebeple Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'e şöyle dedi:

"Ey Allah'ın Rasulü! Medine'de kal ve onlarla (kafirlerle) savaşmak için dışarı çıkma! VAllahi biz, düşmanla Medine dışında karşılaşmak için her çıktığımızda zarar gördük. Fakat düşmanlarımızın Medine'ye girişinde de biz onlara zarar verdik. Ey Allah'ın Rasulü! Kafirlerle karşılaşmak için dışarı çıkma. Kafir ordusu nerede konaklarsa konaklasın bu, onların zararına olacaktır. Eğer Medine'ye girerlerse, erkekler Medine sokaklarında onlarla yüz yüze çarpışırlar, kadınlar ve çocuklar ise onları damlardan taşa tutarlar. Eğer Medine'ye girmez ve geri dönerlerse o zaman da ümitleri kırılmış olarak geri dönerler."

Dikkat edilirse, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu mesele için şura meclisi kurmamıştır. Ve sahabelerin ileri gelenlerini toplayarak onlarla istişare etme yolunu da tutmamıştır. Zaten sahabelerin ileri gelenlerinden hiçbiri de bu konuda görüş beyan etmemiştir.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in istişare meclisi kurmadığını gösteren delil ise, münafıkların başı Abdullah b. Ubey b. Selül'ün bulunmasıdır. O, görüşü alınan ve görüşüne değer verilen bir kimse değildi. Yani, müslümanları ilgilendiren önemli meselelerde istişare edilecek kimselerden değildi. O zaman, hiç kimse ona görüşünü sormadığı halde o, kendiliğinden görüş beyan etmişti. Onun, görüşünü kendiliğinden beyan etmesi ise ya kendi maslahatını, ya yahudi dostlarının maslahatını ya da saldıran müşriklerin maslahatını düşündüğünden idi.

Bu açıklamalara göre Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in bu konuda sadece kendi görüşünü beyan ettiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu konuda, Abdullah b. Ubey dışında görüş bildiren başka hiçbir sahabe yoktur. Onun görüşü ise geçersizdir, itibar edilmez.
 
 
Fakat Bedir savaşına katılmayan, savaşmayı çok isteyen hareketli gençler ve bir an önce savaşmak isteyenlere gelince...
 
Onlar  Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'den Medine' den çıkıp kafirlerle yüz yüze savaşmayı istediler. Bunun üzerine Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem kendi görüşünden vazgeçti ve onların görüşünü aldı. Sonra da, müşriklerin bulunduğu vadinin kenarına doğru onlarla çarpışmak için çıkılacağını ilan etti.

Bu, 14 Şevval Cuma günü olmuştu. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem cuma namazını ve Malik b. Amr en-Neccari'nin cenaze namazını kıldırdıktan sonra evine girdi. Silahlarını alıp iki kat zırh kuşandı ve müslümanların yanına gelip savaş için hazırlanmalarını emretti.

Bazı sahabeler, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'den Medine'nin dışına çıkıp da kafirlerle savaşmayı isteyen gençleri azarladı. Çünkü sahabeler gençlerin Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'i buna zorladıklarını hissetmişti. Bunun üzerine savaşı isteyen gençler pişman oldular ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'e, neyi isterse onu uygulamasını ve kendi görüşlerinden  vazgeçtiklerini söylediler. Fakat Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem onlara şöyle buyurdu:

"Savaş elbisesini giymiş bir rasule, kafirlerle arasındaki sonuç belli oluncaya kadar savaş elbisesini çıkartmak yakışmaz. Ben bu konuyu sizlere arzettim. Ama sizler Medine dışında kafirlerle savaşmayı istediniz. Şimdi siz, Allah'tan korkunuz, O'na karşı gelmeyiniz. Savaşta sabrediniz ve size ne emredersem onu hemen yerine getiriniz."

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu sözleriyle şöyle demek istiyordu:

"Rasulullah bir karar alınca artık ondan dönmesi doğru olmaz.

O, bir görüş bildirmiş, fakat onlar Medine dışında savaşmayı istemişlerdir. Bunun üzerine Rasulullah kendi görüşünden vazgeçmiş ve onların görüşünü alarak dışarda savaşmaya karar vermiştir. Artık görüşünü değiştiremez. Uhud Savaşında müşriklerle karşılaşma olayı işte, böyle olmuştur. Fakat bazı kimseler, bunun istişare ile olduğunu ileri sürerek şöyle demişlerdir:

"Müslümanların çoğu Medine dışına çıkıp savaşmayı uygun gördü. Bunun üzerine Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem kendi görüşünden vazgeçip çoğunluğun kararını almıştır."

Bu doğru değildir.


Bunu iddia edenler, demokrasi sisteminden etkilenmiş kimselerdir. Bu konuda "istişare" olayı olmamıştır. Bu, sadece bir konuda görüş beyan edip sonra başkalarının bildirdiği görüşü almaktır. Çünkü bu mesele, Allah'ın, hakkında hüküm bildirdiği bir mesele değildir. Savaşla ilgili ve müslümanların görüşüne bağlı bir meseledir.

"Medine dışında savaşmayı isteyen müslümanların sayısı çoktur"
demek de doğru değildir. Çünkü ne bunu isteyen ne de Medine'de kalmayı isteyen müslümanların sayısı bellidir.

Bu konuda "şura" olayı da olmamıştır. "Şura" yapıldığını söyleyenler, ehli'l hal ve'l akd'den kaç kişinin bu şurada hazır bulunduğunu, bu konuda bildirilen görüşleri ve bu görüşlerin sahiplerinin kimler olduğunu söylesinler. Fakat bunu söyleyemezler.

Bu olayda görülüyor ki, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem sahabeleriyle ne istişare  ne de şura yapmıştır. Bu, sadece Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'ın bir görüş beyan etmesi, sonra kendisine görüşü hiç sorulmadan münafıkların başının görüş bildirmesi ve akabinde savaşmayı arzulayan bir grup müslüman gencin görüşlerini Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'e bildirmesi, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in de onların görüşlerine göre hareket etmesi olayıdır.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in savaşı isteyenlerin görüşlerini kabul ettikten sonra artık kararından dönmesi mümkün değildir. Böyle bir karar verdikten sonra tekrar o karardan dönüldüğünde, ortaya tereddütlü bir şahsiyetin varlığı çıkar ki, Rasulullah'ın şahsiyeti böyle değildir. İşte bu sebeple şu sözü söylemiştir:

"Savaş elbisesini giymiş bir Rasule, kafirlerle arasındaki sonuç belli oluncaya kadar savaş elbisesini çıkartmak yakışmaz."
 
 
İfk hadisesinde Rasullah sallAllahu aleyhi ve sellem, Ali b. Ebi Talib ve Usame b. Zeyd ile istişare yapmıştır. Usame radiyAllahu anh, Aişe radiyAllahu anh'yı çok övmüş ve onun hakkında hayırlı şeyler söylemiştir. Ali radiyAllahu anh ise Aişe hakkında kötü hiçbir söz söylememiş fakat şöyle bir teklifte bulunmuştur:

"Ey Allah'ın Rasulü! Kadınlar çoktur. Başkası ile evlenebilirsin. Bu mesele hakkında cariyesine sor. O, sana doğru söyler."

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem cariye Büreyre'ye Aişe radiyAllahu anh hakkında sorular sordu ve Büreyre de Aişe radiyAllahu anh hakkında iyi şeyler söyledi.

İfk hadisesi Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'e has, şahsi bir meseledir. Dolayısıyla hiç kimsenin görüşünü alma zorunluluğu olmadığından isterse istişare yapar isterse yapmaz. İsterse herhangi birinin görüşünü alabilir, isterse kimsenin görüşünü almaz.
 
 
Usame ordusunun gönderilmesi konusunda bazılarının zannettiği gibi istişare yapılmamıştır. Bu, halife tarafından bir karar alma ve diğer müslümanların da bu karara tabi olup onu uygulamaları olayıdır.

Özet olarak bu olay şöyle cereyan etmiştir:

Usame radiyAllahu anh Ömer b. Hattab'a şöyle dedi:

"Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'ın halifesi Ebu Bekir'e git. Benim yanımdaki müslümanları Medine'ye döndürmem için izin iste. Çünkü müslümanların en ileri gelenleri benim ordum içindedir. Eğer yola çıkarsam, halifeye bir zarar gelebilir."

O dönemde Arap yarımadasında nifak ve irtidat yayıldığı için müslümanlar tedirgin idiler. Ordudaki ensari müslümanlar Ömer'e şöyle dediler:

"Eğer Ebu Bekir ille de gitmemizi emrederse Usame'den daha yaşlı bir adamı komutan tayin etsin."

Ömer radiyAllahu anh, Usame'nin emri doğrultusunda Ebu Bekir'in yanına gelip onun dediklerini bildirdi. Bunun üzerine Ebu Bekir şöyle dedi:

"Köpekler ve kurtlar beni parça parça etseler bile Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'ın emrini bozamam"
(Usame'ye mürtedler üzerine gitme emrini ilk veren, vefatından önce Rasullah sallAllahu aleyhi ve sellem idi). Bunun üzerine Ömer radiyAllahu anh Ebu Bekir'e şöyle dedi:

"Ensariler senden, Usame'den daha yaşlı birini komutan tayin etmeni istiyorlar."

Ebu Bekir radiyAllahu anh bu sözü duyunca, oturduğu yerden ayağa kalktı ve Ömer'in sakalını çekti. Sonra da ona şöyle dedi:

"Ey Hattab'ın oğlu! Anan seni kaybetsin! Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem tayin etmişken, onun değiştirilmesini benden nasıl istersin?"

Ömer radiyAllahu anh Ebu Bekir'in yanından ayrılıp orduya geri dönünce ensariler ona:

"Ne yaptın?"
diye sordular. O da:

"Yeter artık! Devam edin! Ananız sizi kaybetsin! Sizin yüzünüzden halifeden azar işittim"
dedi.

Bu rivayet gösteriyor ki; Usame ordusunu göndermede herhangi bir istişare yapılmamıştır. Usame'nin değiştirilmesini isteyen ensarilerin kim oldukları, sayı ve seviyeleri de belirtilmemiştir. Sadece onların görüşü Ömer radiyAllahu anh'ın hoşuna gittiği için bunu Ebu Bekir'e nakletmiştir. Zaten Ebu Bekir de böyle anlamış, bu görüşün Ömer'e ait olduğunu sanmış ve onu azarlamıştır. Dolayısıyla Ebu Bekir radiyAllahu anh bu konuda hiç kimseyle istişarede bulunmamış ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in emrini olduğu gibi uygulayarak, onda hiçbir değişiklik yapmamaya karar vermiştir.
 
 
Mürtedlerle savaş konusunda da istişare yapılmamıştır.
 
Fakat, bazı sahabeler görüş bildirmiş, sonra Ebu Bekir'in kendi görüşünde ısrarlı olduğunu görünce hak onlara belli olmuş ve sonuç olarak bütün sahabeler Ebu Bekir'in görüşünü desteklemişlerdir.

Fakat buna rağmen bazı kimseler bunun istişare olduğunu söylemiş  ve bu olayı istişarenin öğretici olduğuna dair delil göstermişlerdir.

Özet olarak bu olay şöyle cereyan etmiştir:

Mürtedler iki grup idiler.

Birinci grup; Museyleme, Tuleyha ve El-Esved gibi sahte rasullere tabi olan ve onların söylediklerine iman edenlerden,

İkinci grup da; imanlarını, rasule bağlılıklarını devam ettirdikleri ve zekat hariç diğer tüm İslami rükunları yerine getirdikleri halde zekat vermekten kaçınanlardan oluşmaktaydı. Bunlar zekatı, zorla alınan bir vergi olarak görüyorlardı.

İşte bu ikinci grup Medine'ye bir heyet göndererek halife ile anlaşmak istedi. Gelen bu heyet, Abbas radiyAllahu anh dışında, Medinedeki tüm sahabelere misafir oldu. Dolayısıyla sahabelerin ileri gelenlerinden çoğu, bu ikinci grup mürtedlerin tekliflerine karşı gelmediler ve Ebu Bekir ile bu meseleyi tartıştılar.

Ebu Bekir ile bu mesele hakkında tartışan sahabeler arasında Ömer b. Hattab, Ebu Ubeyde b. Cerrah ve Ebu Huzeyfe'nin azadlısı Salim vardı. Fakat Ebu Bekir onların görüşlerini reddederek meşhur olan şu sözlerini söyledi:

"Eğer onlar, Rasullah sallAllahu aleyhi ve sellem'e verdikleri bir keçi yavrusunu bile bana vermeseler onlarla savaşırım."

Bunun üzerine Ömer radiyAllahu anh Ebu Bekir'e şöyle dedi:

"Onlarla nasıl savaşırsın? Halbuki Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"İnsanlarla La ilahe illAllah" deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Kim, "La ilahe illalah" derse, İslam hakkı müstesna  kanı ve malı korunmuş olur. Onun hesabı ise Allah'a aittir."


Ebu Bekir ona şöyle cevap verdi:

"Namaz ile zekatın arasını ayıranlarla muhakkak savaşacağım. Çünkü zekat malın hakkıdır. VAllahi! Bir keçi yavrusunu dahi bana vermezlerse, bunun için de savaşırım"

Ömer radiyAllahu anh Ebu Bekir'e şöyle dedi:

"Ey Rasulullah'ın halifesi! İnsanların arasını bul! Onlara sert davranma, onları zor duruma sokma!"

Ebu Bekir ona şöyle cevap verdi:

"Ben senin, bana yardım etmeni ümit ediyordum. Sen ise beni kararımdan caydırmaya çalışıyorsun. Cahiliyyede çok sert İslam'da ise pısırık mısın? Artık vahiy kesilmiş din tamamlanmıştır. Ben sağken din mi eksilecek? Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem hadiste:

"İslam'ın hakkı müstesna..." buyurmadı mı? Namaz ve zekat da İslam'ın hakkındandır. VAllahi bütün müslümanlar beni hayal kırıklığına düşürse bile onlarla tek başıma savaşacağım."


Bu rivayetten anlaşılıyor ki; olay, bir şura olayı değildir. Bu sadece bazı sahabelerin görüşlerini bildirmeleri, halifenin ise onların görüşlerini kabul etmeyip onları ikna etmesi, onların da ikna olduktan sonra halife ile birlikte hareket etmeleri olayıdır. Sonuçta bu konuda ihtilaf olmamıştır.

Bu meselede çoğunluğun veya azınlığın görüşü uygulanmamış, şura da olmamıştır. Bazılarının zannettiği gibi, bu konuda istişare için hiç kimse çağırılmamıştır. Olay bir istişare değildir.
 
 
Ömer radiyAllahu anh'ın halife seçilmesinde de herhangi bir şura olayı olmamıştır.
 
Onun halife seçilmesi, belli bazı sahabelerin görüşlerini alıp sonra hakkında karar vermekten ibarettir ki, bu da bir şura olayı değil, bir istişare yapmadır.

Konunun özeti şöyledir:

Ebu Bekir radiyAllahu anh hastalandığı ve hastalığı şiddetlendiği zaman, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in kendileriyle devamlı istişare yaptığı ileri gelen sahabeleri çağırdı ve onlara şöyle dedi:

"Benim halimi görüyorsunuz. Ölmek üzere olduğumu zannediyorum. Artık Allah, bana verdiğiniz beyati size iade etmiştir. İradeniz size geri verilmiştir. Uygun gördüğünüz kimseyi kendinize emir seçiniz. Ben henüz sağken bir emir seçmeniz, benden sonra bu konuda ihtilafa düşmenizden daha iyidir."

Fakat bu görevi kimse istemediği ve herkes diğer kardeşine verdiği için bir halife seçemeden dağılıp gittiler. Daha sonra tekrar Ebu Bekir'in yanına gelerek şöyle dediler:

"Ey Rasulullah'ın halifesi! Senin uygun gördüğünü biz de uygun görüyoruz."

Bunun üzerine Ebu Bekir dedi ki:

"O zaman bana bir mühlet verin de, Allah'ın dini ve müslümanlar için en uygun olanı düşüneyim."

Daha sonra Ebu Bekir, Abdurrahman b. Avf'ı çağırdı ve ona şöyle dedi:

"Ömer hakkında ne biliyorsun?"

Abdurrahman dedi ki:

"Sen onu benden daha iyi tanırsın."

Ebu Bekir:

"Olsun. Sen görüşünü bildir"
dedi.

Abdurrahman dedi ki:

"Senin gördüğünden daha iyi olduğunu görüyorum."

Sonra Ebu Bekir Osman'ı çağırdı ve Ömer hakkında ona sordu. Osman radiyAllahu anh Ömer hakkında şöyle dedi:

"Ben onun gizli hallerinin, açık hallerinden daha iyi olduğunu biliyorum. Bizim aramızda ondan daha iyi bir kimse yoktur."

Ebu Bekir ona dedi ki:

"Allah sana rahmet etsin. Eğer onu seçmezsem muhakkak seni seçerim."

Sonra Ebu Bekir Useyd b. Hudayr'ı çağırdı ve ona da Ömer hakkında sordu. Useyd dedi ki:

"O, senden sonra en iyi kimsedir. Allah'ın razı olduğu şeylerden razı oluyor, kızdığı şeylere kızıyor. Gizli halleri, açık hallerinden daha iyidir. Senden sonra hilafete en layık kimse odur."

Ebu Bekir, Ömer hakkında Said b. Zeyd ile ensar ve muhacirlerden bazı kimselerle de istişare etti. Onlardan biri hariç hepsi Ömer'in en uygun kişi olduğunu söylediler. Bir kişi ise Ömer'in sertliğinden çekindi ve Ömer'i seçtiği için Ebu Bekir'i kınadı. Ebu Bekir ona şöyle dedi:

"Hayır. O, senin dediğin gibi değildir. VAllahi o, sizin için en hayırlı kişidir. Şayet ben seni halife seçseydim, o zaman burnun göğe varırdı ve kendini öyle yükseltirdin ki Allah seni düşürünceye kadar öyle kalırdın. Beni görüşümden vazgeçirmek mi istiyorsun? Dinim hakkında beni fitneye düşürmek mi istiyorsun? Eğer onun aleyhinde bana kötü bir şey söylediğini ve ona itaat etmeyip karşı geldiğini duyarsam sana çok kötü şeyler yaparım."

Sonra da o şahsı dışarı çıkarttı. Onun ardından Osman ve Ali, Ebu Bekir'in yanına geldiler. Ebu Bekir'in onlara ilk söylediği söz:

"Az önce çıkanın söylediği şeyleri söylemek için mi geldiniz?"
demek oldu. Onlar dediler ki:

"Ey Rasulullah'ın halifesi! O, ne dedi?"
  Dedi ki:

"O, Ömer'in sizden sonra İslam'a girdiğini falan söyledi."

Osman radiyAllahu anh dedi ki:

"O, ne kötü şeyler söylemiş. Ömer öyle değerli bir kimsedir ki ondan önce müslüman olanlar ondan üstün değildir."

Ali radiyAllahu anh da şöyle dedi:

"O, ne kötü şeyler söylemiş. Ömer, senin düşündüğün gibidir. Eğer onu halife seçersen, zaten sana hilafetinde yardımcı oluyordu, biz de ona bağlanır ve itaat ederiz. İstediğini yap. O şahsın sözüne aldırma. Eğer Ömer zannettiğin gibi çıkarsa, zaten istediğin budur. Eğer zannettiğin gibi çıkmazsa, onu seçerken hayır isteyerek seçmişsindir."

Abdurrahman, Ebu Bekir'i hastalığından dolayı ziyaret ettiği zaman onu yüzü sarılı olarak gördü ve:

"Hamd olsun, iyileştin mi?"
dedi.

Ebu Bekir ona:

"Sen, bende iyileşme mi görüyorsun?"
dedi.

Abdurrahman:

"Evet" dedi.

Ebu Bekir şöyle dedi:

"Buna rağmen çok sancım var. Fakat, ey muhacirler! Sizden çektiğim, bu hastalıktan çektiğimden daha ağırdır. Benden sonra sizler için halife olarak, en uygun gördüğüm kimseyi seçtim. Fakat niye kendisini seçmedim diye hepinizin suratı ekşidi. Seçildiğinizde, dünyanın size geleceğini zannettiniz. Bilin ki, dünya daha size gelmedi. Fakat gelecektir. İşte o zaman, ipek örtüler edinecek, kadife  koltuklara oturacaksınız. Hatta öyle bir hale geleceksiniz ki, "edrebi" yününün üzerine yattığınızda sanki dikenli bir örtü üzerinde yattığınızı zannedeceksiniz. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, haddi gerektiren bir şey olmadan kellenizin kesilmesi, dünya metaına dalmanızdan daha iyidir. Yarın, insanları sağa, sola sevk eden siz olacaksınız. Doğru yoldan saptırmayın. Bilin ki, ya doğruya da sapık yol vardır. Ya günün aydınlığı ya da gecenin karanlığı vardır."

Abdurrahman dedi ki:

"Allah seni korusun! Allah sana rahmet etsin. Böyle üzülmen, senin hastalığını arttırır. Müslümanlar senin verdiğin emir hakkında iki grup olmuşlardır. Ya senin gördüğünü görmüş ve seninle aynı görüştedirler ya da senin gördüğünü görememiş ve sana görüşlerini bildirmişlerdir. Senin istediğini seçen de, kendi seçtiğini uygun gören de senin arkadaşındır. Hepimiz biliyoruz ki, sen Ömer'i seçerken hayrı isteyerek seçtin. Seni hep salih ve ıslah edici olarak gördük. Sen, dünya ile ilgili hiçbir şeye önem vermezsin."

Ebu Bekir'in Ömer'i, kendisinden sonra halife seçtiğini öğrenen sahabeler Ebu Bekir'in yanına geldiler. Birisi ona şöyle dedi:

"Sen Ömer'in sertliğini gördüğün ve emir olduktan sonra daha da sert ve kaba olacağını bildiğin halde nasıl Ömer'i halife seçersin? Allah, kıyamet günü bu konuda sana sorunca ne diyeceksin?"

Ebu Bekir bu sözleri duyunca:

"Beni (kaldırıp) oturtun." dedi.

Sonra da o adama:

"Sen mi beni Allah'tan korkutuyorsun? Zulmedenler korksun Allah'tan. Allah bu mesele hakkında sorduğunda ben şöyle cevap vereceğim:

"Ey Allah'ım! Ben mevcut bulunan insanların en hayırlısını seçtim"
dedi.

Sonra, Ömer hakkında kötü söz söyleyen o adama:

"Bu sözümü herkese anlat" dedi ve tekrar yattı. Ardından Osman'ı çağırdı. Ona şöyle dedi:

"Yaz! Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

Bu yazılanlar, Ebu Kuhafe'nin oğlu Ebu Bekir'in ölmeden önce, ahirete yakın olduğu bir zamanda yazdırdığı vasiyetidir. Ahirette bütün kafirler iman eder ve inkarcılar yakinen inanırlar. Yalancı da doğru söyler. Benden sonra halife olarak...."


Bu sözü söyledikten sonra isim zikretmeden bayıldı. Osman radiyAllahu anh, cümleyi tamamlayarak: ...Ömer b. Hattab" yazdı. Sonra Ebu Bekir kendisine geldi ve Osman'a:

"Yazdırdığımı oku" dedi.

Osman, Ömer'in ismini söyleyince Ebu Bekir tekbir getirdi ve ona:

"Sen Ömer'in ismini, benim öldüğümü zannettiğin ve insanlar ihtilafa düşmesinler diye mi yazdın? Eğer bu gaye ile yapmışsan Allah seni İslam adına hayırla mükafaatlandırsın. Bu hilafete sen de uygunsun" dedi ve vasiyeti tamamlamasını emretti. Dedi ki:

"Onu dinleyin ve itaat edin. Ben, Allah için, Rasulü için, O'nun dini için, nefsim için ve sizler için hayırlı olacağını zannettiğim kimseyi seçtim. Eğer adaletli davranırsa, zaten ben onu böyle biliyorum. Eğer böyle çıkmazsa, herkes yaptığından sorumludur. Ben onu seçerken, hayır isteyerek seçtim. Gaybı bilemem. Zalimler akibetlerinin ne olacağını göreceklerdir. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun."

Sonra da vasiyeti mühürlemesini istedi. Osman radiyAllahu anh mühürlü olan bu vasiyeti alıp Ömer b. Hattab ve Useyd b.  Hudayr ile birlikte dışarı çıktı. Ebu Bekir de evinin küçük penceresinden müslümanlara görünerek şöyle dedi:

"Ey insanlar! Ben size bir vasiyet bıraktım. Bunu kabul ediyor musunuz?"

Müslümanlar şöyle cevap verdiler:

"Ey Rasulullah'ın halifesi! Senin vasiyetini kabul ediyoruz."

Ali radiyAllahu anh hemen ayağa kalkıp şöyle dedi:

"Ömer dışında kimseyi halife kabul etmeyiz."

Böylece Ömer'in halifeliğini bütün sahabeler kabul ettiler, on dan razı oldular ve sonra da ona beyat ettiler. Ebu Bekir ellerini havaya kaldırıp şöyle dua etti:

"Ey Allah'ım! Ben Ömer'i seçerek müslümanların maslahatını gözettim. Onların fitneye düşmelerinden korktum. Sen daha iyi biliyorsun ben bildiğimi yaptım ve ictihadımı kullandım. Onların en hayırlısını, en kuvvetlisini ve verdiği emri öncelikle kendisi en iyi yerine getirenini seçtim. Onlar senin kullarındır. Onların hayatı senin elindedir. Onların emirlerini ıslah et ve raşid halifelerinden kıl. Rahmet nebisinin ve salih kimselerin yoluna tabi kıl. Ona tabi olanları da ıslah et."

Sonra Ömer'i çağırdı. Ona öğüt ve vasiyetler verdi.
 
 
Bu rivayetten anlaşılıyor ki;
 
Ebu Bekir, Ömer'in halifeliği hakkında sahabelerle şura yapmamıştır. Şayet şura yapmış olsaydı, kendisine söylenen şeyi yapmak zorunda kalırdı. Fakat Ebu Bekir radiyAllahu anh, özel olarak bazı sahabelerin Ömer hakkındaki görüşlerini almış, onlara bu konuda sorular sormuş, onlar da Ömer hakkında bildiklerini ve görüşlerini söylemişlerdir.

Bunlardan bazısı Ömer'i övmüş ve halifeliğe en uygun kişi olduğunu söylemiş, bazıları da onun sertliğinden çekindiği için halife olmasından korkmuş ve bu konuda bildiklerini söylemişlerdir.

Bütün bunların sonunda Ebu Bekir radiyAllahu anh kesin kararını vererek Ömer radiyAllahu anh'yu kendisinden sonra halife olarak seçti. Bunun da kendi ictihadı olduğunu bildirdi. Çünkü o, Ömer'i adaletli olarak biliyordu. Ömer adaletli olduğu takdirde görüşünde isabet etmiş olacaktı. Fakat böyle çıkmazsa, o zaman da herkes kendi yaptığından sorumlu olacaktı.

Halife seçimi çok önemli ve temel bir mesele olduğu için, Ebu Bekir radiyAllahu anh bu konuda istişare yapmıştır. İstişare sonunda da sahabe büyüklerinin ve müslümanların genelinin Ömer'i sevdiğini anlamış, böylece düşündüğü kişinin hilafete layık olduğunu görmüş ve kesin kararını vermiştir.
 
 
Buraya kadar anlatılan meselelerden temel olarak iki sonuç ortaya çıkmaktadır.
 
a - Halifenin uymak zorunda olduğu istişareler.

b - Halifenin uymak zorunda olmadığı istişareler.
 
 
a - Halife (yönetici) aşağıdaki durumlarda istişare sonucuna uymak zorundadır:
 
1 - Eğer şura yapmak için bir meclis tayin edilmişse ve görüşülecek mesele de çok önemli ise o zaman halife (yönetici) şura kararına uymak zorundadır.

2 - Eğer söz konusu mesele belli bir müslüman kitleyi ilgilendiriyor ve söz konusu müslümanlarla da istişare yapılmışsa o zaman halife (yönetici) istişare sonucuna göre hareket etmek zorundadır.

3 - Herhangi bir konu hakkında, o konunun uzmanı ile istişare yapılmışsa veya konunun uzmanlarıyla istişare yapılmadığı halde onlar kendiliklerinden görüş beyan etmişlerse, yine halife (yönetici) onların görüşlerine uymak zorundadır.

İstişare ehlinin sayısı ise hiç önemli değildir.
 
 
b - Halife (yönetici) aşağıdaki durumlarda istişare sonucuna uymak zorunda değildir:
 
1 - Herhangi bir konuda bir takım kimselerle istişare yapılıp onların konu ile ilgili görüşleri alındığı zaman ki, bu fertlerle ayrı ayrı görüşülerek de yapılabilir buna öğretici istişare denir ve halife (yönetici) bu istişare sonucuna bağlı kalmak zorunda değildir.

2 - Kişinin kendisini ilgilendiren meselelerde başkasının görüşünü alması da öğretici istişaredir. Bunun sonucuna bağlı kalma zorunluluğu yoktur.

3 - Fitne ve ayrılık çıkmaması için halifenin (yöneticinin) fertlerin fikirlerini aldıktan sonra son kararı vermesi de bir öğretici istişaredir ve bunun sonucuna bağlı kalma zorunluluğu yoktur.

4 - Halifenin (yöneticinin) bir konu hakkında karar verdikten sonra bir takım sebeplerden dolayı (fertleri denemek ve ölçmek kasdıyla) fertlerden görüş alması da öğretici istişaredir. Sonucu bağlayıcı değildir.

Görülüyor ki, uyulması gereken topluluk şurası ile öğretici istişare arasında açık bir fark vardır.
 
 
"Şura" karar verebilecek seviyeye gelmiş bir topluluğun beyan ettiği görüştür. Bu sebeple emir (yönetici) onların kararına uymak zorundadır. "Ferdi istişare" ise, şahsi bir görüştür. Başkası ona muhalefet edebilir. İlle de aynı görüşte olmak  için münakaşa yapılmaz.

Emir veya halifenin istişare yapması gereklidir. Zamanımızda emir konumunda olan kişiler, bir konu hakkında karar verirken konunun uzmanlarıyla istişare yapmadan rastgele bir görüş beyan etmemelidir. Böyle yapıldığında İslam cemaati güç duruma düşer, emirlik müessesesi yıpranır ve şura önemini yitirir. Şura kaybolduğu ve emir konumundaki kimse iyi arkadaş seçmediği için müslümanlar dağılırlar.
 
 
Günümüzde bir cemaat lideri kalkıp, hiç kimseyle istişare yapmadan, kimsenin görüşünü almadan ve etrafına, kendisine nasihat edecek fertleri toplamadan rastgele konuşmalar yapabilmektedir. Şayet bu emirin etrafında kendisine nasihat edecek fertler olsaydı elbette böyle yapmazdı. O şahsın lideri olduğu cemaat, iyi ve olgun bir cemaat olsaydı elbette böyle yapmazdı. Böyle bir cemaat, hedefe götürmeye aday bir cemaat değildir. Zaten bundan dolayı, bu cemaat zayıflamıştır. Şaşkın bir vaziyette yürümeye mahkum olmuş, fertlerini belli kimseler etrafında toplanmaya sevketmiş ve böylece parçalanmaya devam etmiştir.

Söz konusu bu lider, bazen Sovyetler Birliği'nden ayrılan ve İslam'ı isteyen cumhuriyetlerin, diğer İslam'dan uzak cumhuriyetlerle birleşmelerini sevinçle ilan ederken bazen de Filistin Kurtuluş Örgütü'nün uygun gördüğü şeyi sevinçle ilan etmektedir.

Halbuki bu meseleler hakkında görüş beyan etmek çok önemlidir. Hiç düşünmeden ve kimseyle istişare yapmadan böyle konularda görüş beyan etmek doğru değildir.

Söz konusu bu lider, İslam'ı ilgilendiren Filistin meselesi hakkında, çözüm yetkisini laik ve demokratik olan kişilerin veya yahudi olmalarına rağmen müslüman görünen kişilerin ya da hristiyanların eline bırakmaktadır. İslam'ı ilgilendiren böyle bir mesele hakkında karar vermek, böyle kimselerin eline bırakılabilir mi?

Müslümanlar, sadece müslümanları lider kabul eder ve böyle kimselerin liderliğini asla kabul etmezler. Bunlar, zorla liderliğe geçmiş kimselerdir. Eğer müslümanlar belli bir takım sebeplerden dolayı seslerini çıkartmamışlarsa bu, hiçbir zaman böyle liderleri kabul ettikleri ve onların tek yetkili oldukları anlamına gelmez. İşte bu sebeple, müslüman lider; "bu kişileri yaptıkları şeylerde destekleriz" şeklinde bir görüş kesinlikle bildiremez.
 



SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ

Yapılan paylaşımlar vesilesi ile Allah'ın razı olmadığı, İslam'a zıt olan şirk (Allah'a ait hak, sıfat ve yetkileri Allah'tan başkasına veyahut Allah'la beraber başkasına vermektir) ve küfür (gerek inatla gerek cehaletle gerekse inat edenleri taklit sebebiyle Allah'ın tevhidini inkar ve rasulünü yalanlamaktır) içeriklere veyahut bunların savunuculuğunu yapan kurum veya kuruluşlara ulaşmanız halinde hiçbir sorumluluk kabul etmiyoruz.
Facebook  Twitter  Google