Hoş Geldiniz!

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için Giriş yapın.

Eğer üyeliğiniz yoksa Kayıt olun.

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / Herkes Kendinden Mes'uldür
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam 19 Ocak 2019, 07:25:45 »
بســـم الله الرحمن الرحيم

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

             

Maide 105 - Ey iman edenler! Sizler nefislerinizden sorumlusunuz.  Siz doğru yolda iseniz, sapıtan size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yaptıklarınızı size haber verecektir.
   
     
  Allah (c.c) önceki ayette, hak kendilerine apaçık bir şekilde sunulduğu halde bunu kabul etmeyip körü körüne baba ve dedelerini taklid eden müşrikleri kınamıştı. Bu ayette ise iman edenlere hitab ederek herkesin kendi nefsinden sorumlu olduğunu, yapılan tebliğe olumsuz cevap verenlerin ve bu konuda inatçı tavır takınarak hakka tabi olmayanların iman edenlere, imanları üzerinde sabit kaldıkları müddetçe, hiç bir zarar veremeyeceklerini haber vermektedir.

Bu ayetin nüzul sebebi hakkında şöyle zayıf bir rivayet vardır:

İbni Abbas (r.a) şöyle demiştir:

“Rasulullah (s.a.s), Hacer ahalisini İslam’a çağıran bir mektub yazdı. Bu mektubta onlara; “İslam’a girmek istemeyenlerin cizye vermeleri gerektiğini” bildirdi. O zamanki liderleri olan Münzir b. Save, Rasulullah (s.a.s)’ın mektubunu idaresi altındaki arap, yahudi, hristiyan, sabii ve mecusilere sundu. Onlardan hiçbiri İslam’a girmeyi kabul etmedi, fakat cizye ödemeyi kabul ettiler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s) ona:

“Araplardan cizye almayı kabul etmiyoruz. Onlar ya İslam’a girerler ya da onlarla aramızda kılıç vardır. Kitab ehli ve mecusilerden ise cizye kabul ederim” şeklinde yeni bir mektub yazdı. Münzir, Rasulullah (s.a.s)’ın mektubunu onlara okuyunca araplar müslüman oldular, kitab ehli ve mecusiler ise cizye verdiler. Bunun üzerine arap münafıkları şöyle dediler:

“Muhammed’in durumuna şaşmak gerekir. Hem müslüman oluncaya kadar bütün insanlarla savaşmakla emrolunduğunu ve Allah’ın bu sebeble kendisini gönderdiğini iddia ediyor hem de kitab ehlinden cizye almayı kabul ediyor. Üstelik Hacer müşriklerinden kabul ettiğini, arap müşriklerinden kabul etmiyor.” Bunun üzerine Allah (c.c):

“Ey iman edenler! Sizler nefislerinizden sorumlusunuz.  Siz doğru yolda iseniz, sapıtan size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yaptıklarınızı size haber verecektir.” ayetini indirdi. (Esbabu Nuzul-Elvahidi)(Zayıf rivayettir. Çünkü Kelbi rivayet etmiştir.)

“Ey iman edenler! Sizler nefislerinizden sorumlusunuz.  Siz doğru yolda iseniz, sapıtan size zarar vermez.

Allah (c.c) bu ayette iman edenlere şöyle buyuruyor:

“Ey Allah ve rasulünü gereği gibi tasdik eden mü’ minler! Nefsinizi haramları işlemekten sakındırın! Allah (c.c)’ın hoşuna gitmeyecek şeyleri kesinlikle yapmayın! Farzları, emrolunduğunuz şekilde eda edin! Rabbinize ihlasla ve iyi amellerle yaklaşın. Herkes kendisinden sorumludur. Allah (c.c)’ın emirlerine sıkıca sarıldığınız, kendi nefsinizi haramlardan sakındırdığınız ve Allah (c.c)’ın farzlarını yerine getirdiğiniz müddetçe, başkalarının sapıklığı ve kötülüğü size zarar veremez. Zira sizler kendi nefislerinizden, onlar da kendi nefislerinden hesaba çekilecektir.”

Ebi Umeyyete Şa’bani şöyle dedi:

“Eba Sa’lebete’l Haşniye’nin yanına geldim ve ona şöyle dedim:

“Bu ayet hakkında ne diyorsun?” Ebu Sa’lebe:

“Hangi ayeti kastediyorsun?” diye sordu. Ebu Umeyye şu ayeti okudu:

“Ey iman edenler! Sizler nefislerinizden sorumlusunuz.  Siz doğru yolda iseniz, sapıtan size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yaptıklarınızı size haber verecektir.” Bunun üzerine Ebu Sa’lebe şöyle dedi:

“VAllahi bu ayeti, ayetlerin manası hakkında uzman olan birisine, Rasulullah (s.a.s)’a sordum. Rasulullah (s.a.s) bana şöyle cevab verdi:

“Ayeti yanlış anlamayın. Emri bil maruf ve nehyi anil münker yapın! Cimriliğe itaat edildiğini (paranın insana hakim olduğunu), heva ve hevese tabi olunduğunu, dünyanın tercih edildiğini ve herkesin kendi görüşünü beğendiğini gördüğün zaman, sen nefsine dikkat et! Onu ıslah et, halkı ise terket! Muhakkak öyle günler gelecek ki, o günlerde sabreden kişi, ateşi tutmuş gibi olacaktır. Böyle bir zamanda Allah (c.c)’ın rızasına uygun hareket eden bir kimse, bu amelleri yapan elli kişinin sevabını alır.”

Başka bir rivayette şöyle bir ek vardır:

“Ey Allah’ın rasulü! Onlardan mı elli kişinin sevabını yoksa bizden mi elli kişinin sevabını alır?” Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Hayır, sizden elli kişinin sevabını alır.”
(Tirmizi rivayet etti ve hadis hasen-garib-sahih dedi.)

“Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yaptıklarınızı size haber verecektir.”

Allah (c.c) iman edenlere hitabını şöyle bitiriyor:

“Biliniz ki, muhakkak hepiniz Allah’a döneceksiniz. İşte o zaman Allah, herbirinize işlediklerinizi tek tek haber verecektir. Herbiriniz dünyada işlediklerinize göre karşılık bulacaksınız. Kim tevhid üzere yaşayıp iyi ameller işleyerek bana dönerse onun mükafaatı muhakkak cennet olacaktır. Her kim de  şirk ve küfür üzere yaşayıp kötü ameller işleyerek bana kavuşursa onun cezası da muhakkak cehennem olacaktır. Öyleyse Allah’tan korkulması gerektiği gibi hakkıyla korkun ve Allah’a döneceğinizi, yaptıklarınızın size tek tek haber verileceğini unutmayın. Böylece Allah’a, ancak salih ameller üzere iken kavuşun.”


Emri Bi’l Maruf Nehyi Anil Münkeri Terketmek:

Bu ayet, emri bil maruf nehyi anil münkeri terketme konusunda hiçbir zaman delil olarak gösterilemez. Çünkü bu ameli yapmak, emri bil maruf nehyi anil münkerin söz konusu olduğu her zaman ve mekanda mükellefler üzerine vacibtir.

Fakat emri bil maruf nehyi anil münker yapıldığında muhakkak zarar görülecekse veya fitne çıkacaksa ve sonuçta bir fayda elde edilemeyecekse, o zaman bu görevi yerine getirmek vacib olmaz.

Ebu Bekir (r.a) ayağa kalkarak Allah’a hamd ve sena etti, sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar

“Ey iman edenler! Sizler nefislerinizden sorumlusunuz.  Siz doğru yolda iseniz, sapıtan size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yaptıklarınızı size haber verecektir.” ayetini okuyor ve yanlış anlıyorsunuz. Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediğini duydum:

“İnsanlar, münkeri gördükleri halde değiştirmeye çalışmazlarsa, muhakkak ki Allah (c.c), onların hepsine birden ceza indirir.” (Ahmed)

Said b. Museyyeb şöyle dedi:

“Bu ayetin manası şöyledir:

“Siz hidayet üzerinde kaldığınız sürece, emri bil maruf nehyi anil münker yaptığınız zaman hala sapıklıkta kalan kimsenin sapıklığı size zarar veremez.” (Taberi)

Tabii ki bu ayet, müslümanlar hakkında nazil olmuşsa bu manadadır. Şayet bu ayet müslüman olmayanlar hakkında inmişse, işte o zaman ayette bir kapalılık kalmaz ve manası şöyle olur:

“Sizin dininize bağlı olanlar sizi ilgilendirir. Kafirlerden sapanlar ise size zarar veremez.”
   
2
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / Vasiyet ile İlgili Hükümler
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam 19 Ocak 2019, 07:11:38 »
بســـم الله الرحمن الرحيم

يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ حِينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِّنكُمْ أَوْ آخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ إِنْ أَنتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الأَرْضِ فَأَصَابَتْكُم مُّصِيبَةُ الْمَوْتِ تَحْبِسُونَهُمَا مِن بَعْدِ الصَّلاَةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّهِ إِنِ ارْتَبْتُمْ لاَ نَشْتَرِي بِهِ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى وَلاَ نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللّهِ إِنَّا إِذًا لَّمِنَ الآثِمِينَ
             

Maide 106 - Ey iman edenler! Sizden birinize ölüm geldiği zaman, (yazacağınız) vasiyet esnasındaki aranızdaki şahitlik, sizden adalet sahibi iki kişidir. Ya da yeryüzünde yolculuğa çıkmışken size ölüm musibeti isabet ederse, sizden olmayan başka iki kimse (tutmak)dir. O ikisinden şüphelenecek olursanız, namazdan sonra Allah’a şöyle yemin etmeleri için onları alıkoyarsınız: “Akraba olsa bile onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz; Allah’ın şehadetini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde bizler günahkarlardan oluruz.”
   
     
  Allah (c.c) daha önceki ayette, bütün insanların bir gün öleceğini ve sonunda Allah (c.c)’a döneceklerini, sonra da onları  dünyada işlediklerine göre hesaba çekeceğini bildir-dirmişti. Bu ayette de ölümle karşılaşmış olan bir müslümanın vasiyette bulunurken ne yapması gerektiği hakkında hükümler bildirmektedir.

Bu ayetin nüzul sebebi hakkında şöyle bir rivayet vardır.

İbni Abbas (r.a) şöyle dedi:

“Temim ed Dari ve Adiyy b. Beddal hristiyan idiler. Mekke’ye gidip ticaret yapar ve uzun bir süre ikamet ederlerdi. Rasulullah (s.a.s) Medine’ye hicret ettikten sonra ticaretlerini Medine’ye çevirdiler. Amr b. As’ın mevlası Bu-deyl es Sehmi, Medine’ye ticaret için yola çıkmıştı. (Yolda diğer ikisi ile karşılaştı.) Sonra Temim ed Dari, Adiy b. Bedda ve Budeyl es Sehmi, hep birlikte ticaret için Şam’a gittiler. Yolda Budeyl hastalandı ve vasiyetini kendi eliyle yazarak eşyalarının içerisine sakladı. Sonra da Temim ve Adiy’e vasiyetini söyledi. Budeyl ölünce Temim ve Adiyy, Budeyl’in eşyasını açtılar ve içerisinden altın süslemeli gümüş bir kap alıp eşyaları tekrar bağladılar. Medine’ye döndükleri zaman Budeyl’in ailesine gidip eşyaları teslim ettiler. Budeyl’in ailesi eşyaları açınca onun yazmış olduğu vasiyeti buldular. Bu vasiyette, Budeyl’in bıraktığı bütün her şey yazılı idi. Eşyaları araştırınca altın süslemeli gümüş kabın eksik olduğunu gördüler. Bunun üzerine Adiy ve Temim’e bu kabı sordular. Onlar:

“Onun hakkında birşey bilmiyoruz, bize verdiği şeyleri size teslim ettik” dediler. Bunun üzerine onlara Budeyl’in eliyle yazmış olduğu vasiyetini gösterdiler. Buna rağmen onlar inkarda ısrar ettiler ve:

“Biz size herşeyi verdik, hiçbir şeyi saklamadık” dediler. Bunun üzerine, bu mesele hakkında aralarında hüküm vermesi için Rasulullah (s.a.s)’a gittiler. Bu olay üzerine bu ayet indi.” (Buhari, Dare Kutni, Taberi, İbni Munzir)

Bu ayet inince Rasulullah (s.a.s), ikindi namazından sonra Temim ve Adiy’e şöyle yemin etmelerini emretti:

“Kendisinden başka ilah olmayan Allah (c.c)’a yemin ediyoruz ki, sadece onlara teslim ettiklerimizi bize verdi. Hiçbir şey gizlemedik.” Bir müddet geçtikten sonra onlarda altın süslemeli gümüş bir kab bulundu. Bunun üzerine Budeyl’in akrabaları:

“Bu, bizim. Bu, Budeyl’in eşyalarındandır” dediler. Bunun üzerine Temim ve Adiyy:

“Evet! Bu, Budeyl’e ait idi. Fakat biz, ondan satın aldık. Biz, bu konuda yemin ederken bunu zikretmeyi unuttuk ve yemin ettikten sonra, kendimizi yalanlamak istemediğimiz için ondan bahsetmedik.” Bunun üzerine Rasulullah’a tekrar muhakeme olmak için gittiler. Bu mesele üzerine de Maide: 107 ayeti nazil oldu. Rasulullah (s.a.s) Budeyl’in akrabalarından iki kişiye, bu kabın Budeyl’e ait olduğuna ve bu kabın kendilerinin hakkı olduğuna dair yemin etmelerini söyledi. Onlar da bu konuda yemin ettiler ve kab onlara geri iaede edildi. Daha sonra Temim ed Dari müslüman oldu ve Rasulullah (s.a.s)’a beyat verdi. O şöyle derdi:

“Allah ve rasulü doğru söylediler. Kabı ben almıştım.” (Taberi)

“Ey iman edenler! Sizden birinize ölüm geldiği zaman, (yazacağınız) vasiyet esnasındaki aranızdaki şahitlik, sizden adalet sahibi iki kişidir.”

Allah (c.c) bu ayette mü’minlere şöyle buyuruyor:

“Allah ve Rasulünü gerçekten tasdik eden mü’minler! Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, yazacağınız vasiyete aranızdan adaletli iki müslümanı şahid tutun.”

Bu ayette geçen “sizden adalet sahibi iki kişi”den kasıt; adalet sahibi iki müslümandır.

“Ya da yeryüzünde yolculuğa çıkmışken size ölüm musibeti isabet ederse, sizden olmayan başka iki kimse (tutmak)dir.”

Allah (c.c), ölüm anında hazırlanacak vasiyetle ilgili  olarak hitabına şöyle devam ediyor:

“Ey mü’minler! Eğer ölüm size yolculukta iken gelir ve yanınızda da kendinize ait mallarınız var ise o anda yazacağınız vasiyete şahitlik yapacak adaletli iki müslüman bulamadığınızda, kafirlerden iki şahit tutarak mallarınızı onlara teslim edebilirsiniz.”

“O ikisinden şüphelenecek olursanız, namazdan sonra Allah’a şöyle yemin etmeleri için onları alıkoyarsınız: “Akraba olsa bile onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz; Allah’ın şehadetini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde bizler günahkarlardan oluruz.”

Allah (c.c) bu ayette, vasiyete şahit tutulan kimselerden şüphe edildiğinde ne yapmak gerektiğini bildirmektedir. Şayet varisler, vasiyete şahit tutulan kişilerin yalan söylemelerinden veya vasiyetçinin mallarına ihanet etmiş olmalarından şüphe ederlerse şunu yapmaları gerekir:

“Vasiyete şahit olan kişilerin getirmiş olduğu malları ikindi namazına kadar bekletin. İkindi namazını kıldıktan sonra iki şahidi yemine çağırın ve onlara şöyle yemin ettirin:

“VAllahi biz, akrabamız olsa bile, yeminlerimizi hiçbir değere değiştirmeyiz. Muhakkak ki biz, doğru söyleyenlerdeniz. Yalan söyleyerek dünya metaı elde etmek istemeyiz. Velev ki hakkında şahitlik yapacağımız mal, akrabamıza gidecek olsa bile. Bizler, Allah (c.c)’ın farz kıldığı şehadeti kesinlikle gizlemeyecek ve bu şehadeti Allah’ın farz kıldığı gibi muhafaza ederek gerektiği şekilde açıklayacağız. Şayet hak şehadeti gizler, bu konuda akrabayı gözetmek için yalan söylersek, biz şüphesiz haram işleyenlerden oluruz ve bu harama karşılık cezayı hakederiz.”

Ayette geçen namazın hangi namaz olduğu konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir.

Alimlerin çoğunluğuna göre; ayetteki namaz, ikindi namazıdır. Zira davaların çözümünün ikindi namazından sonra yapılması bir adet idi. Ayrıca namaz kılıncaya kadar bekletmek, yalan yere yemin yapmaktan korkutmak ve Allah (c.c)’ı hatırlatmak içindir.

Taberi’ye göre; ayetteki namaz, ikindi namazı değil, müslümanların herhangi bir namazıdır. Çünkü ayette “namaz” kelimesi “el” (harfu tarifi) ile belirtilmiştir. Bu ise bilinen bir namazı göstermektedir ve sadece müslümanların bilinen bir namazı vardır. Hristiyan ve yahudilerin ise bilinmeyen ve de değişik namazları vardır.

İbni Abbas (r.a)’a göre; Eğer şahitler müslüman değil iseler o zaman bu ayetteki namazdan kasıt, onların namazları olur. Yani; “onların namazlarından sonra” demektir.
 
3
بســـم الله الرحمن الرحيم

فَإِنْ عُثِرَ عَلَى أَنَّهُمَا اسْتَحَقَّا إِثْمًا فَآخَرَانِ يِقُومَانُ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذِينَ اسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ الأَوْلَيَانِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّهِ لَشَهَادَتُنَا أَحَقُّ مِن شَهَادَتِهِمَا وَمَا اعْتَدَيْنَا إِنَّا إِذًا لَّمِنَ الظَّالِمِينَ

           

Maide 107 - Eğer o ikisi hakkında günahı hakettikleri kesin olarak bilinirse, o zaman ölene daha yakın olan hak sahiplerinden iki kişi onların yerine geçer ve: “Bizim şahidliğimiz (önceki) iki kişinin şahidliğinden daha doğrudur. Biz, haddi aşmadık. Aksi halde biz zalimlerden oluruz” diye Allah’a yemin ederler.
   
     
  Allah (c.c) vasiyetle ilgili hükümleri bu ayette de açıklamaya devam ederek şöyle buyuruyor:

“Şayet o iki şahidin yalan söylediklerine dair kesin deliller ortaya çıkarsa, bu durumda yemin hakkı varislere döner ve varislerden iki kişi şöyle yemin eder:

“VAllahi bizim yeminimiz onların yeminlerinden daha doğrudur. Biz, bize ait olan malı istemekle de hakka karşı gelmiş değiliz. Yine bu iki şahidi hain ve yalancı olarak vasıflandırmakla da onlara zulmetmiş değiliz. Şayet biz, onlar yalancı ve hain olmadıkları halde onlara bu ithamları yapar isek işte o zaman zalim ve yalancılardan oluruz.”
 
4
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / Şahitliği Hakkıyla Yerine Getirmek
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam 11 Ocak 2019, 22:48:25 »
بســـم الله الرحمن الرحيم

ذَلِكَ أَدْنَى أَن يَأْتُواْ بِالشَّهَادَةِ عَلَى وَجْهِهَا أَوْ يَخَافُواْ أَن تُرَدَّ أَيْمَانٌ بَعْدَ أَيْمَانِهِمْ وَاتَّقُوا اللّهَ وَاسْمَعُواْ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

           

Maide 108 - İşte bu, şahidliği gereği gibi yerine getirmelerini veya yeminlerinden sonra yeminlerin reddedilmesinden korkmalarını daha iyi sağlar. Allah’tan korkun ve dinleyin. Şüphesiz ki Allah, fasık kimseleri doğru yola iletmez.
   
     
  Allah (c.c) bu ayette  şahitlik ve yeminle ilgili hükümleri bildirmesinin sebeblerini açıklıyor.

“İşte bu, şahidliği gereği gibi yerine getirmelerini veya yeminlerinden sonra yeminlerin reddedilmesinden korkmalarını daha iyi sağlar.”

Bu ayette bildirildiği üzere, şahitlik ve yemin yapılma-sının bu şekilde gerekli görülmesi; şehadet ve yeminin olaya ve pratiğe uygun olmasıdır. Daha açıkçası bu konuyla ilgili olarak ayetlerde bildirilen hükümler, şahitlik yapanları gerçeğe uygun bir şekilde şahitlik yapmaya sevkeder. Çünkü Allah (c.c)’ın azabından korktukları için şahitliği değiştirmeye cesaret edemez ve onu gizlemeyemezler. Namazdan sonra şehadet yapmalarının istenmesinin sebebi de zaten, Allah (c.c)’ın azabından korkmayı daha da fazlalaştırmak içindir. Bu sebeble şahitler, yapacakları yeminleri varislerin reddetmelerinden endişe ederek yalan söylemeye cesaret edemezler. Zira, yalan söyledikleri ortaya çıktığında toplumda yalancı olarak tanınacaklarını bu sebeble müslümanlar tarafından sözlerine  bir daha itibar edilmeyeceğini ve kendilerine güvenilmeyeceğini bilirler. Böylece, hem Allah (c.c)’ın azabından korktukları hem de insanlar arasında yalancı olarak tanınmaktan endişe ettikleri için yalan söylemeye teşebbüs etmezler. Dolayısıyla bu faktörler, onları doğru söylemeye sevkeder.

“Allah’tan korkun.”

Allah (c.c), vasiyetle ilgili hükümleri bildirdikten sonra bu ayette, vasiyet konusundaki şahitliğin tam olarak yerine getirilmesi için şahitlere Allah (c.c) korkusunu hatırlatarak şöyle buyuruyor:

“Ey şahitler! Allah’ın yalancılara ne ceza vereceğini hatırlayarak Allah’tan korkun, doğruyu söyleyerek ve doğru yeminler yaparak hakkı ikame edin. Sakın yalan yere yemin ederek başkalarının mallarını haksız yere yemeyin! Emanetlere asla ihanet etmeyin! Şunu iyi biliniz ki Allah, bütün yaptıklarınızı gizlisi ve açığıyla görmektedir ve yaptıklarınızın karşılığını sizlere verecektir.”

“ve dinleyin. Şüphesiz ki Allah fasık kimseleri doğru yola iletmez.”

Allah (c.c) şahitlik yapanlara hitabına devam ederek şöyle buyuruyor:

 “Allah’ın hükümlerini kavramak için iyice dinleyin. O hükümlere göre hareket edin. Başka hükümleri asla uygulamayın! Böyle yapmazsanız, fasıklardan ve Allah (c.c)’ın azabını hakedenlerden olursunuz. Yine şunu iyi biliniz ki; her kim, Allah (c.c)’ın emri kendisine geldikten sonra o emre itaat etmez, bilakis muhalefet ederek başka emir ve hükümlere itaat ederse işte o, şeytana itaat etmiş olur. Allah, şeytana itaat edenleri asla doğru yola iletmez.”

Ayetlerle İlgili Fıkhi Hükümler:

1 -
Müfessirlerin çoğu, bu ayetin (Maide: 108 ayetinin) mensuh olmayıp muhkem olduğunu söylemişlerdir.

İmam Taberi’ye göre; bu ayet, mensuhtur. Çünkü gerek Rasulullah (s.a.s) zamanında ve  gerekse ondan sonraki zamanlarda hak sahibi şöyle belirlenirdi:

İddia eden (davacı) delil getirir, delil getiremezse, karşı tarafa (davalıya) yemin ettirilir.

Bir kimse, elindeki malın kendisine ait olduğunu ve bu malı hak iddia eden diğer kimseden satın aldığını iddia ederse o kişinin yeminiyle birlikte sözüne itibar edilir. Tabi ki eğer kendisinin olduğunu iddia ettiği malın ona ait olduğuna dair isbatı yoksa böyle yapar.” (Taberi tefsiri)

İmam Taberi; bu ayetin hükmü söylemiş olduğu bu söze zıt olduğundan dolayı bu ayet için mensuh demiştir.

Bu ayetin mensuh olmadığını söyleyen alimler, buna şöyle cevap vermişlerdir:

“Evet, iddia edenin delil getirmesi, inkar edenin ise yemin etmesi gerekir. Fakat ayette bahsedilen konu, bir başka konudur. Burada şehadet edenlerin yalancılığına dair bir delil belirdiği için iddia eden kimseye de yemin hakkı doğmuştur ve bu, usule daha uygundur. Çünkü şahitlerin ihaneti belirince, iddia eden kişinin yemin etmesi meseleyi daha kuvvetli hale getirir.

2 - Alimler bu üç ayetten şu hükümleri çıkartmışlardır:

a) - Yolculukta olsun, ikamet halinde olsun müslümanların ölüm vasiyeti yapması efdaldir.

b) - Ölüm vasiyeti yaparken adaletli iki müslüman şahit tutulmalıdır.

c) - Müslüman iki şahit bulunamadığı zaman, müslüman olmayan iki şahid tutulur.

Kafirin, müslümanlar aleyhine şahitliğinin caiz olup olmadığı konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir.

Alimlerin çoğuna göre; kafirin şehadeti geçersizdir. Çünkü;

“Ya da yeryüzünde yolculuğa çıkmışken size ölüm musibeti isabet ederse, sizden olmayan başka iki kimse (tutmak)dir.”  (Maide: 106)                                                     

Bu ayet aşağıdaki ayetlerle mensuh olmuştur:

“Erkeklerinizden iki de şahid bulundurun…” (Bakara: 282)

“İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun.” (Talak: 2)

Ebu Hanife’ye göre;
kafirlerin birbirlerinin aleyhindeki şahitlikleri kabul edilir.  Fakat müslümanlar aleyhindeki şahitlikleri kabul edilmez.

Birbirleri aleyhindeki şahitliğin caiz ve kabul edilebilir olduğuna dair delilleri şudur:

“Kitab ehlinden öyleleri vardır ki; tonlarca mal emenet etsen onu sana (aynen) geri iade ederler.” (Ali İmran: 75)

Bu ayet gösteriyor ki, kitab ehli arasında emin ve çok güvenilir bazı kimseler olabilir. Onların bu özelliği, kendilerini hem akrabalarına hem de dinlerine karşı daha emin kılar. Bu sebeble birbirleri aleyhindeki şahitlikleri kabul edilir. Ayrıca Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:

“Küfredenler de birbirlerinin velileleridir.” (Enfal: 73)

Bu ayette Allah (c.c), kafirlerin birbirlerinin dostu olduklarını bildirmiştir. Dostluk ise şehadetin en üstün mertebesidir. Yani dostluk, şehadeti hakkıyla ve tam olarak yerine getirmeyi gerektirir.

Cabir b. Abdillah (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir:

“Yahudiler zina yapan bir erkek ile bir kadını Rasulullah (s.a.s)’ın yanına getirdiler. Rasulullah (s.a.s) onlara:

“Sizden dört şahit getirin”
buyurdu.

Ayrıca zimmet ehli, aralarında ticaretle uğraşır ve birbirlerine karşı suçlar işlerlerdi. Aralarında şahitlik yapan kimse de yine onlardan olurdu. Müslüman kadılara başvur-duklarında kendilerinden olan şahitlerin şehadetine göre hüküm verilmeseydi, hakları kaybolur böylece zulüm ve fesad meydana gelirdi. Bu sebeble, onların birbirlerine karşı şehadetinin kabul edilmesine ihtiyaç vardır.

Bu konuda İmam Ebu Hanife’nin görüşü pratiğe daha uygundur.

İmam Ahmed’e göre;
yolculuk esnasında müslüman şahit bulamayan bir kimsenin, zaruret sebebiyle kafir kimseleri şahit tutması caizdir. Çünkü Allah (c.c) ayette şöyle buyuruyor:

“Ya da yeryüzünde yolculuğa çıkmışken size ölüm musibeti isabet ederse, sizden olmayan başka iki kimse (tutmak)dir.” (Maide: 106)                                                       

İmam İbni Teymiye’ye göre; kafirin şehadeti, zaruret sebebiyle hem yolculukta hem de ikamet halinde kabul edilir.

Cumhura göre;
ister müslümanlara karşı isterse birbirlerine karşı olsun, kafirin şehadeti geçerli değildir.

Delilleri:

“Erkeklerinizden iki de şahid bulundurun…” (Bakara: 282)

“İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun.” (Talak: 2)


Bütün alimlere göre; fasıkların şehadeti geçersizdir.

3 - Aslolan müslüman şahitlerin şehadetini yeminsiz kabul etmektir. Fakat şüphe durumunda yemine çağrılırlar.

Bu ayete (Maide: 107’ye) göre; iddia edenlerin iddia ettikleri hakkı almak için yemin etmeleri yeterlidir. Fakat bu hüküm, şeriatin hükümlerine muhaliftir. Çünkü şeriate göre iddia eden kişinin delil göstermesi, inkar edenin ise yemin etmesi gerekir. Bunun için bazı alimler; “bu ayet mensuhtur”, demiştir.

Bu ayetin mensuh olmadığını söyleyen alimler, buna şöyle cevap vermişlerdir:

“Evet, iddia edenin delil getirmesi, inkar edenin ise yemin etmesi gerekir. Fakat ayette bahsedilen konu, bir başka konudur. Burada şehadet edenlerin yalancılığına dair bir delil belirdiği için iddia eden kimseye de yemin hakkı doğmuştur ve bu, usule daha uygundur. Çünkü şahitlerin ihaneti belirince, iddia eden kişinin yemin etmesi meseleyi daha kuvvetli hale getirir.
 
5
  بســـم الله الرحمن الرحيم

يَوْمَ يَجْمَعُ اللّهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَا أُجِبْتُمْ قَالُواْ لاَ عِلْمَ لَنَا إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ
           

Maide 109 - Allah, rasulleri toplayıp onlara: “Size ne cevap verildi?” dediği gün (kıyamet günü) onlar: “Bizim hiçbir bilgimiz yok; muhakkak ki gaybleri en iyi bilen sensin” diyeceklerdir.
   
     
  Allah (c.c) daha önceki ayetlerde, Allah (c.c)’tan korkulmasını emretmiş ve insanları vasiyeti gizlemekten sakındırmıştı. Bu ayette ise kıyamet gününün hesabından korkutmaktadır.

“Allah, rasulleri toplayıp…”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Allah’ın, göndermiş olduğu nebi ve rasulleri toplayıp onlara sizler hakkında soracağı kıyamet gününü asla unutmayın. O gün mutlaka gelecek ve yaptığınız, yapmadığınız her şeyden hesaba çekileceksiniz. Bu sebeble Allah’tan, korkulması gerektiği gibi korkun.”

“onlara: “Size ne cevap verildi?” dediği gün (kıyamet günü)…”

Allah (c.c) bu ayette, rasulleri topladığı kıyamet gününde onlara, ümmetlerinin önünde soracağı sorudan haber vermektedir. Allah (c.c) bu konuda Rasulullah (s.a.s)’a şöyle buyuruyor:

“Ey Allah’ın rasulü! Allah’ın, kıyamet gününde rasulleri toplayacağı günü hatırla! İşte o gün Allah, ümmetleri azarlama ve kınama mahiyetinde onların rasullerine şöyle buyuracaktır:

“Ümmetleriniz, tevhidi ve benim şeriatimi tebliğ ettiğiniz zaman sizin tebliğinize karşılık nasıl tavır takındılar? Onlara tebliğ ettiğiniz şeyleri kabul mu ettiler yoksa karşı mı geldiler, imanları üzerinde sabit mi kaldılar yoksa eski küfürlerine geri dönüp tevhidi bozdular mı?”

Bu ayet Allah (c.c)’ın şu ayetlerine benzemektedir:

“Kendilerine rasul gönderdiğimiz kimselere mutlaka soracağız ve gönderilen rasullere de mutlaka soracağız.” (A’raf: 6)

“Rabbine yemin olsun ki, yapmış olduklarından dolayı onlara mutlaka soracağız.” (Hicr: 92-93)

Allah (c.c)’ın, Rasullere Sormasının Hikmeti:


Allah (c.c), ne olduğunu ve ne olacağını, gizlisi ve açığıyla elbette rasullerden çok daha iyi bilmektedir. Buna rağmen rasullere, ümmetlerinin yapılan tebliğe ve nasihatlere nasıl cevab verdiğini soracaktır. Bu sebeble burada şöyle bir soru sorulabilir: “Allah (c.c), rasullerinden daha iyi bildiği bir mesele hakkında niye onlara soruyor?”

Bu sorunun cevabı şöyledir:

1 - Rasullere, kendilerinden sonra kavimlerinin nasıl bir duruma düştüğünü, imanı terkederek nasıl küfre girdiğini ve rasullere nasıl iftira attığını bildirmektir..

2 - Rasullerin kafir olan kavimlerinin suçlarını, herkesin önünde belli etmek ve böylece cezalarını daha da artırmaktır.

Allah (c.c), cevabını bildiği bu soruyu rasullerine, her-kesin toplandığı kıyamet gününde, rasuller ve ümmetlerin huzurunda soracaktır. Bunda hem rasullerine ümmetlerinin nasıl duruma düştüğünü gösterme hem rasullere iman et-meyenleri azarlama hem onları kınama hem de cezalarını daha çok artırma söz konusudur. Zira buradaki soru, suçlu olan kimselere değil, bilakis işlenen suça şahid olanlara sorulmaktadır. Böylece suçlunun işlediği suç, daha açık ve mazeret bildiremeyecaği bir şekilde açığa çıkar, işlenen amelin ne kadar kötü olduğu daha iyi anlaşılır ve şiddetle reddedilir,  suçlu kişiler de daha çok kınanmayı hakeder. Allah (c.c)’ın şu ayeti buna benzemektedir:

“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi suç sebebiyle öldürüldüğü sorulduğu zaman…”  (Tekvir: 8-9)

“Onlar: “Bizim hiçbir bilgimiz yok; muhakkak ki gaybleri en iyi bilen sensin” diyeceklerdir.”


Allah (c.c), rasullere ümmetleri hakkında soru sorduğu zaman, rasuller edebli bir şekilde şöyle cevab vereceklerdir:

“Senin ilmin karşısında, bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Çünkü Senin ilmin herşeyi kapsamıştır. Sen’den hiçbirşey gizli kalmaz. Bizim ilmimiz, senin ilmine nazaran hiçbirşeydir. Çünkü Sen, gaybleri hakkıyla bilensin. Herşeyin batınını ve zahirini çok iyi bilirsin. Biz ise sadece, senin bizlere birer nimet olarak vermiş olduğun birtakım organlar vesilesiyle, şahid olduğumuz zahiri olan şeyleri bilebiliriz. Bu sebeble bizler, insanların batınını ve şahid olmadığımız meseleleri asla bilemeyiz. Onların, bizlerden sonra neler yaptıklarını bilmiyoruz. Fakat Sen, onların bizlerden sonra neler yaptıklarını şüphesiz çok iyi bilmektesin.”

Allah (c.c)’ın, rasullerden sonra ümmetlerinin ne duruma geldiklerini çok iyi bildiğini, Rasulullah (s.a.s)’ın Havz’ıyla ilgili hadis de açıkça ortaya koymaktadır.

Ebu Hureyre (r.a)’den Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Ben sizin Havz üzerine ilk erişeniniz ve sizi orada ilk karşılayanınızım. Muhakkak ki orada, sizlerden bir takım adamlar benim yanımdan kaldırılacak sonra benim önümden sürüklenecek (de Havz’dan uzaklaştırılacak)tir. Ben:

“Ya Rabbi! Onlar benim sahabelerimdir” derim. Bana:

“Sen, onların senden sonra (dinde) ne çıkardıklarını bilemezsin” denilecektir.” (Buhari, Müslim)

İlimsizce Fetva Vermek:


Bu ayet, Rasullerin Allah (c.c)’a karşı ne kadar edebli olduklarını apaçık gösteren bir ayettir. Çünkü onlar bilmedikleri bir konu hakkında, velev ki o konuda tahminleri olsa bile, Allah (c.c)’a kesinlikle bir cevab vermeyeceklerdir.

Rasullere bağlı olan alim ve müslümanların ahlakı da işte böyle olmalı ve hakkında bilgi sahibi olmadıkları hiçbir meselede cevab vermemelidirler. Hele bu bilgisizlikleri, Allah (c.c)’ın şeriatiyle ilgili herhangi bir konuda ise o zaman bu hususta daha titiz davranmalı, Allah (c.c)’ın şeriati hakkında bilmeden, aceleci davranarak, delilsizce veya delillere tam vakıf olmadan bir fetva vermemelidirler. Gerçek alimlerin takınacağı tavır işte böyle olmalıdır.

Maalesef zamanımızda öyle alim taslakları vardır ki bunlar, halk ne sorarsa, ister sorunun cevabını deliliyle bilsinler isterse bilmesinler muhakkak cevab verirler. Bu alim taslaklarının sözlüğünde, hakkında bilgi sahibi olmadıkları konularda, “bilmiyorum” demek yoktur. Çünkü cevabını bilmedikleri soruya karşılık “bilmiyorum” dediklerinde, halkın kendileri hakkında “bu alim değildir” diyeceğini sanırlar. Bu sapık düşünceleri sebebiyle Allah (c.c)’tan korkmadan ve Allah (c.c)’a karşı kıyamette nasıl hesab vereceklerini hiç düşünmeden, bilmedikleri konularda hiç tereddüt etmeden cevab verirler.

İnsanlar içerisinde, insanlar için en tehlikeli ve en zararlı olan kimseler, işte bunlardır. Zira insanların çoğu bunlar sebebiyle sapar. İşte böylelerinin azabı, elbette herkesten daha fazladır.

İslam şeriatinin yürürlükten kaldırıldığı ve tagutlara müslüman maskesi giydirildiği şu zamanımızda, böyle alim taslakları çoğalmıştır. Çünkü tagutların böyle alim taslaklarına çok ihtiyacı vardır. Zira bunlar, onların islam rengindeki maskeleridir. Bu sebeble tagut, bu şarlatanları muhafaza eder, onlara bolca mal ve mevki verir. Hatta tagutlar, kendilerinin müslüman olduğu konusunda halkı daha iyi ve güzel kandırabilmeleri, bu yöndeki rollerini daha gerçekçi oynamaları için bu şarlatanlara “alim”, “allame”, “doktor”, “profesör” vs gibi ünvanlar verirler.

O halde gerçek müslümanlara düşen ilk görev; bu gibi alim taslaklarının maskelerini düşürmek, onların layık oldukları seviyeyi halka en güzel şekilde göstermek ve böylece halkı saptıran en büyük etkenleri ortadan kaldırmaktır.

Bunu yapmak için gerekli olan en etkili silah ise ilimdir. Bu sebeble, İslam şeriatiyle alakalı gerçek ilmi yaymak gerekir. Ancak bu ilim yayılırsa, sahte alimlerin gerçek seviyeleri ortaya çıkar, neyin ve kimin yani, İslam’ın mı yoksa şeytanın mı profösörü oldukları daha iyi anlaşılır.

Tagutlar ve sahte alimler, bu silahı çok iyi bildikleri için elbette gerçek ilme karşı savaş açacaklar ve bu gerçek ilmin yayılmasını engellemek için ellerindeki bütün imkanları kullanacaklardır.

Fakat kafirler, istedikleri kadar bu konuda çabalasalar, ve bu konuda en süper güçlerini ortaya koysalar, yine de Allah (c.c)’ın nuru muhakkak tamamlanacaktır. Onların güçleri, Allah (c.c)’ın nurunu asla söndüremeyecek ve sonuç muhakkak muttakilerin lehine olacaktır. Bu, Allah (c.c)’ın mü’minlere bir vaadidir ve Allah (c.c) şüphesiz vaadini yerine getirecektir.

Allah (c.c)’a Müennes Lafızlarla Sıfat Verilmez:

Allah (c.c) bu ayette “Allamu’l Guyub” (gaybleri bi-len) lafzını kullanmıştır.

Buna göre Allah (c.c)’a “El Allem” sıfatı verilebilir. Tıpkı “El Halık” sıfatı gibi.

Fakat Allah (c.c)’a, hiçbir zaman “El Allemetu” sıfatı verilmez. Çünkü “el allemetu” lafzı müennes (dişi) bir lafızdır. Bu sebeble Allah (c.c)’a dişi lafızlarla isim ve de sıfat verilemez.
 
6
  بســـم الله الرحمن الرحيم

إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَتِي عَلَيْكَ وَعَلَى وَالِدَتِكَ إِذْ أَيَّدتُّكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَإِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَإِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ بِإِذْنِي فَتَنفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِي وَتُبْرِىءُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ بِإِذْنِي وَإِذْ تُخْرِجُ الْمَوتَى بِإِذْنِي وَإِذْ كَفَفْتُ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَنكَ إِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ

           

Maide 110 - Allah, (o zaman İsa’ya) şöyle der:  “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve anana ihsan ettiğim nimetimi hatırla. Hani seni Ruhu’l Kudüsle desteklemiştim de hem beşikte hem de yekişkin iken insanlarla konuşuyordun. Sana Kitabı, hikmeti, Tevrat’I ve İncil’I öğretmiştim. İznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor sonra ona üflüyordun, o da benim iznimle hemen bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle körü ve abrası iyileştiriyor, ölüleri benim iznimle (kabirden hayata) çıkarıyordun. İsrail oğullarının elini senin üzerinden çekmiştim. Onlara açık deliller getirdiğinde, onlardan kafir olanlar şöyle demişlerdi: “Bu, apaçık sihirden başka birşey değildir.”
   
     
  Allah (c.c), daha önceki ayette, rasulleri kıyamet gününde toplayıp onlara; “size ne cevap verildi?” sorusunu soracağını ve bunun sebebinin; rasullere karşı gelenleri ve rasullerden sonra dinlerinden dönenleri azarlanmak olduğunu bildirdikten sonra bu ayette, azarlanmayı en çok hakeden bir taifeden haber vermektedir.

İşte bu taife; İsa (a.s)’yı Allah (c.c)’tan başka bir ilah edinen hristiyanlardır. Zira diğer ümmetler sadece rasullere karşı çıkmışlardı. Fakat hristiyanlar, hem rasule karşı çıktılar hem de İsa (a.s)’yı Allah (c.c)’tan başka bir ilah edinerek Allah (c.c)’a iftira ettiler ve O’na layık olmadığı sıfatları isnad ettiler. İşte bu sebeble büyük bir azarlamayı haketmişlerdir. Allah (c.c), hristiyanların bu sapıklığını ortaya koymak ve onları azarlamak için İsa (a.s) ile ilgili gerçeği ve ona verilen nimetleri bu ayette anlatmıştır.

“Allah, (o zaman İsa’ya) şöyle der:: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve anana ihsan ettiğim nimetimi hatırla.”

Allah (c.c) kıyamet gününde İsa (a.s)’ya şöyle diyecektir:

“Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve anana vermiş olduğum nimetlerimi hatırla.”

Allah’ın, İsa (a.s)’ya ve annesine vermiş olduğu nimetleri kıyamet gününde İsa (a.s)’ya hatırlatması, İsa (a.s) ve annesi bu nimetleri unuttukları için değildir. Onlar, kendilerine verilen bu nimetleri asla unutmamışlardır. Verilen bu nimetlerin onlara hatırlatılmasının iki sebebi vardır:

1 - İsa (a.s) ve annesine verdiği nimetleri ve üstün mertebeyi, bilmeyen ümmetlere öğretmek.

2 - Verilen bu nimetleri inkar edenleri susturmak.

Allah (c.c), bundan sonra İsa (a.s)’ya ve annesine verdiği nimetleri saymaya başlıyor.


Ruh’ul Kudüsle Desteklenmesi:

“Hani seni Ruhu’l Kudüsle desteklemiştim de…”


Allah (c.c) İsrail oğullarına, son rasul olarak İsa (a.s)’yı göndermiş ve rasullüğünün bir delili olarak ona çeşitli nimetler ve mucizeler vermişti. Bu nimetlerden birisi de onu “Ruh’ul Kudüs”le desteklemesidir.

Ruh’ul Kudüs’ten kastın ne olduğu hakkında iki görüş vardır:

1 - Cibril (a.s)’dir. Bakara: 87 ayetinde geçmişti.

2 - İsa (a.s)’ya özel verilen ve onun annesine üflenen temiz ruhtur.

Allah (c.c)’ın şu ayetinde geçtiği gibi:

“O’ndan bir ruhtur.” (Nisa: 171)                                      

Bu görüşlerden birincisi daha kuvvetli ikincisi ise zayıf görüştür.

Buna göre ayetin manası şöyledir:

“Seni Cibril ile desteklemiş ve onunla sana kuvvet vermiştim.”

Beşikteyken ve Yetişkinken İnsanlarla Konuşması:

“Hem beşikte iken, hem de yekişkin iken insanlarla konuşuyordun.”

İsa (a.s) doğduğu zaman, Meryem (a.s) onu kavmine getirdi. Çocuğun babası olmadığı için halk Meryem hakkında şüpheye düştü. Bunun üzerine Allah (c.c) Meryem’in bir kötülük yapmadığını, temiz olduğunu ispat etmek ve İsa (a.s)’nın Allah (c.c)’ın kulu olduğunu, insanları Allah’a ibadete çağıracağını bildirmek için, mucize olarak İsa (a.s)’yı konuşturdu. İsa (a.s)’ın bu konuşması, bebeklik müddetince devamlı olmamıştır.

İsa (a.s)’ın bebekken konuşması, bir mucizedir. Fakat yetişkin olduktan sonraki konuşmasının, beşikteki mucizevi konuşmasının yanında zikredilmesinin sebebi ne olabilir? Bu konuda değişik görüşler vardır:

1 - Beşikte konuşanlar, yetişkin olana kadar yaşamayabilirler. Burada İsa (a.s)’nın yetişkin olduğunda da konuşacağının bildirilmesi, onun bu zamana kadar yaşayacağını bildirmek içindir.

2 - İsa (a.s)’nın beşikteki hitabet ve ses tonunun yetişkinken konuşacağı şeklin aynısı olduğunu bildirmek içindir. Yani; onun beşikteki konuşması, yetişkinken konuşacağı şekilde ve tonda net bir şekilde olmuştur.

3 - Ayetteki “kehl” kelimesi; yaşı 33’ü veya 40’ı geçmiş kimseler için kullanılan bir sıfattır. İsa (a.s), bir mucize olarak beşikte konuşmuştur ve aynı şekilde mucize olarak 33 yaşından sonra da konuşacaktır. Bu da gösteriyor ki İsa (a.s), mucize olarak tekrar dünyaya gelecektir. Çünkü Allah (c.c) onu, 40 yaşına varmadan katına yükseltmişti. İsa (a.s), şu an hayattadır.

4 - İsa (a.s)’nın yetişkinken insanlarla konuşması, yetişkinken insanlara risaleti tebliğ etemsidir ki, bu da onun bir rasul olacağına işarettir.

“Sana Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim.”

Allah (c.c), ayetin bu bölümünde, İsa (a.s)’ya kitabı, yani; yazmayı, hikmeti,  yani; sözde ve amelde doğruyu bulma yeteneğini ve hem Tevrat’ı hem de İncil’i okuyup yazmasını öğrettiğini haber vermektedir.

Allah (c.c) hidayeti ve doğruyu bulma yeteneğini, kullarından dilediği kişiye verir. Buradaki hikmet, sünnet manasına da gelebilir.

Bu ayete göre Musa (a.s)’ya verilmiş olan Tevrat, İsa (a.s)’nın şeriatinde de geçerlidir. İsa (a.s)’nın şeriatinde hem Tevrat’a hem de İncil’e göre hareket edilirdi. İsa (a.s)’nın şeriati, Tevrat’ı tamamen neshetmemiştir. Sadece İsrail oğullarının nebilerine çok soru sormalarından ve günah işlemelerinden dolayı, Tevrat’ta haram kılınan bazı şeyleri İncil’le helal kılmıştır.

“İznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor sonra ona üflüyordun, o da benim iznimle hemen bir kuş oluyordu.”

Allah (c.c)’ın İsa (a.s)’ya verdiği nimetlerinden bir diğeri; çamurdan kuş yapıp ona üflediğinde, o kuşun Allah (c.c)’ın izniyle canlanmasıdır.

İsa (a.s), bu ameli sürekli yapmamıştır. Bu ameli bir kaç kez mucize olarak yapmıştı. Ayrıca bu amelin gerçekleşmesi, İsa (a.s)’nın istemesine değil, Allah (c.c)’ın istemesi ve dilemesine bağlıydı. Zira Allah (c.c) dilemedikçe, İsa (a.s)’nın bu ameli yapması söz konusu olmuyordu.

“Yine benim iznimle körü ve abrası iyileştiriyor(dun)...”

İsa (a.s)’nın körleri ve baras hastalığına yakalanmış olanları Allah (c.c)’ın izniyle iyileştirmesi de Allah (c.c)’ın ona vermiş olduğu nimetlerdendir.

İsa (a.s) zamanında tıp çok ilerlemişti. Fakat buna rağmen kör olarak doğanların görmesi sağlanamıyor, ağır bir deri hastalığı olan baras hastalığı tedavi edilemiyordu.

İşte böyle bir durumda iken İsa (a.s), Allah (c.c)’ın izniyle körleri iyileştirmiş, baras hastalığını tedavi etmişti.

“ölüleri benim iznimle (kabirden hayata) çıkarıyordun.”

Allah (c.c)’ın İsa (a.s)’ya verdiği bir diğer nimet; ölüleri Allah (c.c)’ın izniyle diriltmesidir.

Allah (c.c)’ın izniyle İsa (a.s), kabirlerinde bulunan ölüleri çağırdığında, ölüleler kabirlerinden canlı olarak ayağa kalkıyorlardı.

Ölülere hayat vermek, Allah (c.c)’ın elindedir Fakat bazı zamanlarda rasullere, rasullüklerini belgeleyen bir delil ve insanlar düşünüp akletsinler, rasullere tam teslimiyet göstererek iman etsinler diye onlara ölüleri canlandırma mucizesi vermiştir. Bu canlandırma mucizesi ise her zaman olmamıştır.

“İsrail oğullarının elini senin üzerinden çekmiştim. Onlara açık deliller getirdiğinde, onlardan kafir olanlar şöyle demişlerdi: “Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir.”

Allah (c.c), İsa (a.s)’ya, onun Allah tarafından gönderilmiş bir rasul olduğunu ispat eden bu delil ve mucizeleri verdiği halde, İsrail oğulları İsa (a.s)’ya inanmadılar, onu yalanladılar, ona sihirbaz dediler ve onu öldürmek istediler.

Fakat Allah (c.c),  İsa (a.s)’yı işte böyle bir durumla karşı karşıyayken cesediyle göğe yükselterek onların şerrinden kurtardı.

Allah (c.c) bu ayette, İsa (a.s)’ya verdiği nimetleri geçmiş zaman sigasında zikretmiştir. Bunun sebebi; bu nimetlerin gerçekten verilmiş olan birer nimet olduğunu vurgulamak içindir.
 

7
Davetçinin Tefsiri 7. Cüz / Havariler
« Son İleti Gönderen: Akidetul İslam 06 Ocak 2019, 23:25:04 »
بســـم الله الرحمن الرحيم

وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوَارِيِّينَ أَنْ آمِنُواْ بِي وَبِرَسُولِي قَالُوَاْ آمَنَّا وَاشْهَدْ بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ
           


Maide 111 - Havarilere de: “Bana ve rasulüme iman edin” diye vahyetmiştim. Onlar da: “İman ettik, bizim gerçekten müslümanlar olduğumuza şahid ol” demişlerdi.
   
     
  Allah (c.c) bu ayette, İsa (a.s)’ya verilen nimetleri zikretmeye devam etmektedir.

Allah (c.c) bu ayette havariler hakkında haber vererek şöyle buyuruyor:

“Ey İsa! Seni desteklemeleri, bana, sana ve sana indirdiğime iman etmeleri için havarilere ilham ettim. Onlar da bu ilhama uyarak şöyle dediler:

“Biz; Allah’a, O’nun rasulü İsa’ya ve katından ona verdiklerine gerçekten iman ettik. Bizlerin, Allah (c.c)’a gerçek manada iman ettiğimize, Allah (c.c)’ın emirlerine tam olarak boyun eğip teslim olduğumuza ve böylece müslümanlardan olduğumuza şahit ol.”

Vahy:

Allah (c.c) bu ayette havarilere, “vahyetmiştim” buyurmuştur. Vahiy kelimesi değişik manalara gelebilir.

Bazı alimlere göre; emretmek, bazılarına göre; açıklamak, bazılarına göre; ilham etmek ve iç güdü vermek manasına gelir.

Bu ayette geçen vahiy; emretmek manasındadır.

“Musa’nın annesine: “Onu emzir. Başına geleceklerden korktuğun zaman onu denize at, korkma ve üzülme. Onu sana mutlaka geri vereceğiz ve onu rasullerden kılacağız” diye vahyettik.” (Kasas: 7)                   

Bu ayette geçen vahiyden kasıt; ilham etmektir.

“Rabbin, bal arısına şöyle vahyetmiştir: “Dağlardan, ağaçlardan ve çardaklardan kendine evler edin.” (Nahl: 68)

“Muhakkak senin Rabbin, ona vahyetmiştir.” (Zilzal: 5)

Bu ayetlerde geçen vahiyden kasıt; iç güdüsü vermektir.
 
8
Davetçinin Tefsiri 6. Cüz / İnsanların Ayıplarını Yaymak
« Son İleti Gönderen: İnşirâh 05 Ocak 2019, 23:06:01 »
لاَّ يُحِبُّ اللّهُ الْجَهْرَ بِالسُّوَءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلاَّ مَن ظُلِمَ وَكَانَ اللّهُ سَمِيعًا عَلِيمًا

Nisa: 148 - Allah, zulme uğrayan hariç, kötü sözün açıkça söylenilmesini sevmez. Allah Semi’dir, Alim’dir.
   
     
Allah (c.c) önceki ayetlerde münafıkların sıfatlarını bildirdikten sonra bu ayette, insanlarda bulunan kötü sıfatları herkese yaymanın yasak olduğunu bildirmekte ve bu yasaktan sadece haksızlığa uğrayan kimseleri istisna etmektedir. Buna göre; kendilerine zulmedilen kimselerin, uğradıkları zulümleri insanlara anlatmaları caizdir.

“Allah.... kötü sözün açıkça söylenilmesini sevmez.”

Allah (c.c), insanların ayıplarının açık bir şekilde söylenmesini sevmediğini bu ayetle bizlere haber vermiştir. Bu; insanlardaki her türlü ayıp, kötü huy ve işlenen günahları topluma yaymanın caiz olmadığını bilakis haram olduğunu gösterir.

Bu amel iki açıdan çok zararlıdır:

1 - Kötü huyları, günahları, ayıpları topluma yayılan kişiler ile bunu yayanlar arasında düşmanlık ve kin meydana gelir. Bu düşmanlık ve kin ise haksızlıklara ve müslümanlar arasında kanların dökülmesine sebeb olabilir.

2 - İnsanların ayıpları, kötü huyları ve günahları topluma açıkça yayıldığında bu haber, duyan kimselerin nefislerinde kötü etkiler oluşturabilir.Yani; müslüman fertler birbirlerinin kötü huy, ayıp ve günahlarının aralarında yayıldığını görünce böyle yapmanın caiz olduğunu zannederek aynı amelleri yapmaya başlayabilirler. Böylece fertleri arasında düşmanlık, kin ve dedikodu dolu, birbirlerinin ayıplarını kollayan, fertlerin hak ve hukukuna riayet etmeyen ve birbirlerinin kötülüklerini yayan bozuk bir toplum meydana gelir. Böyle bir toplumdaki fertlerin birbirlerine saldırmaları ve bu toplumun yok olması artık an meselesi olur.

İşte bu iki sebep ve başka sebeblerden dolayı Allah, ayette bildirdiği istisnai durum dışında bir müslümanın ayıbını, günahını ve kötü huylarını topluma yaymayı yasaklamıştır.

Bu ayet, kişinin günah, kötü huy ve ayıplarını açıkça söylenmeyi yasaklamıştır. Fakat bu, bu ameli gizlice yapmanın caiz olduğu anlamına gelmez. Bu ameli gizlice yapmak da aynı şekilde caiz değildir. Ayette sadece, bu ameli açıkça yapmanın zikredilmesi; bu amel açıkça yapıldığında, gizlice yapıldığından daha fazla zarar getireceği içindir.

Allah (c.c) başka bir ayette, insanların günah ve ayıplarını başkalarına gizlice söylemenin de caiz olmadığını bildirmiştir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve rasule karşı gelmeyi fısıldamayın! İyilik ve takvayı konuşun! (Kıyamet gününde) huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkun!” (Mücadele: 9)

Allah (c.c) gıybeti de yasaklamıştır.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sıkının! Çünkü zannın bazısı günahtır. Birbirinizin gizlisini araştırmayın! Kimse kimseye gıybet etmesin! İçinizden biri, hiç ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz (değil mi?)”  (Hucurat: 12)

“...zulme uğrayan hariç...”


Allah (c.c), kişinin kötü huy, ayıb ve günahlarının açık bir şekilde yayılmasını yasaklamış, ancak bundan bir durumu ayrı tutmuştur... O da, haksızlığa uğramaktır.

Haksızlığa uğrayanların yapmaları caiz olan şeyler konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir.

Hasan Basri’ye göre; zulme uğrayan kişi, kendisine zulmeden müslümana beddua etmeyip şöyle dua etmelidir:

“Ey Allah’ım! Onun bana haksızlık yapmasını engelle!” Hiçbir zaman sövmeye karşılık sövmeyle, zulme karşılık zulümle cevap verilmez.

İbni Abbas ve başkalarına göre; zulme uğrayan kişinin, kendisine zulmedenlere beddua etmesi caizdir. Fakat sabretmesi, kendisi için daha hayırlıdır.

İbni Abbas (r.a) şöyle dedi:

 “Allah (c.c), hiçbir kimseye beddua edilmesini sevmez. Ancak zulme uğrayanlar müstesna... Zulme uğrayanın kendine zulmedene beddua etmesi caizdir. Ancak sabrederse daha hayırlıdır.”  (İbni Cerir, İbni Münzir, İbni Ebi Hatim)

Aişe (r.a)’dan Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Kim kendisine zulmedene beddua ederse Allah’tan yardım istemesin!” (Tirmizi, Ebu Davud, İbni Ebi Şeybe)

Suddi’ye ve İbni Abbas’ın bir görüşüne göre; zulme uğrayan kimsenin kendisine yapılan zulmü, bu konuda kendisine yardım edebilecek kişilere açıkça anlatması caizdir.

Mücahid’e göre bu ayetin inme sebebi şudur:

“Bir kişi ıssız bir yerde bir kişiye misafir olmuş, fakat ev sahibi olan kişi ona ikram etmemişti. Bu sebeble misafir olan kişi, ev sahibinin kendisine ikram etmediğini herkese yaydı ve buna hiçbir ekleme yapmadı.”  (Abdurrezzek, Abdullah b. Hamid, İbni Cerir Taberi rivayet etmiştir.)

Bu ayet; yapılan zulmü ortadan kaldırmak niyetiyle, zulme uğrayan kişinin, uğradığı zulmünü açık bir şekilde anlatabileceğini göstermektedir. Fakat zulme uğrayan, zulmedene, hiçbir zaman kendisine yapıldığı gibi zulmedemez veya bu konuda haksız yere ona iftira atamaz. Eğer zulmeden kişi, insanlara sürekli zulmeden biri değil, fakat bir an şeytana uyarak haksızlık yapmış biri ise, zulme uğrayanın onu affetmesi daha efdaldir. Şayet bu kimse insanlara sürekli zulmeden bir kişiyse, o zaman insanların onun şerrinden korunması için, yaptığı zulümleri ve sahip olduğu kötü ahlakı insanlara açıklamalıdır.

Bazı insanların sahip olduğu kötü ahlakı ve işlediği günahları insanlara açıkça anlatmak zararlıdır. Fakat zulme karşı susmak daha da zararlıdır. Bu sebeble, ondan daha az zararlı olan, zalimin zulmünü insanlara anlatma ameli tercih edilir. Ancak, zalimin zulmünü ortadan kaldıracak kadar anlatmak mübahtır, daha fazlasını anlatmak ise caiz değildir.

“Allah Semi’dir, Alim’dir.”

Allah (c.c) söylenilen sözlerin hepsini duyar ve  ne niyetle söylenildiğini çok iyi bilir. Buna göre hesap soracaktır. Haksızlık ve zulüm yapanları, insanlara iftira atanları muhakkak cezalandıracaktır.

Bu Ayetten Çıkan Sonuçlar:

1 -
İnsanların ayıplarını gizli veya aşikar olarak yaymak yasaktır. Allah (c.c) böyle yapan kimseleri muhakkak cezalandıracaktır.

2 - Zulme uğrayanlar, zulmü kaldırmak ve toplumu zalimden korumak için uğradıkları zulmü kendilerine yardım edebilecek kişi veya kişilere anlatabilirler.

3 - Zalime beddua edilebilir. Çünkü mazlumun bedduası kabul olunur.

İbni Ömer (r.a)’den Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

“Mazlumun bedduasından sakının! Çünkü o, göğe kıvılcım gibi yükselir.”
(Hakim rivayet etmiştir.)

Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

“Mazlumun bedduasından sakının! Çünkü bulutlarla taşınır ve Allah (c.c) şöyle der:

“İzzetim ve celalime yemin ederim ki, muhakkak sana yardım edeceğim..”   
  (Taberani)


Ebu Hureyre (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir:

“Bir adam Rasulullah’a gelerek komşusunun kendisine eziyet ettiğini söyledi. Rasulullah (s.a.s) ona şöyle dedi:

“Eşyalarını evden çıkart ve dışarı koy!” Adam Rasulullah (s.a.s)’ın kendisine söylediği gibi eşyalarını evden çıkarıp yola koydu. Yoldan geçenler onun durumunu sorunca uğradığı zulmü anlatarak:

“Komşum bana eziyet ediyor” dedi. Bunu her duyan kişi, o adamın komşusunu kastederek:

“Allah’ım, ona lanet et, Allah’ım onu utandır” diye dua etti. Bu durum üzerine komşusu hemen o adamın evine gelerek: “Haydi evine dön! VAllahi, bir daha sana eziyet etmeyeceğim” dedi.” (Ebu Davud, Buhari-Edeb’ul Müfred, Ahmed Şakir bu hadis için sahih dedi.)

4 - Zulme uğrayan kişinin kendisine zulmeden kişiye zulmetme hakkı yoktur. Onun için Allah (c.c) ayetin sonunda; “Allah Semi’dir, Alim’dir” buyurmuştur. Bu, zalimi zulmetmekten, mazlumu da hakkını alırken aşırı gitmekten korkutmak içindir. (Gerçekte ilimden hiçbir nasibleri olmadığı halde insanların arasında bilgili olarak geçinen bazı yarım hocalar, bu ayetin “zulme uğrayan hariç” bölümünü, kendilerince zalim gördükleri kişilere, müslümanların ağzından asla çıkmaması gereken, ancak ahlaksız, adi toplumların alıştıkları ve normal gördükleri pis (sin-kaflı) sövgülerle  sövmenin caiz olduğuna delil göstermişlerdir. Bu görüşü dipnot olarak bu kitapta yazmamın sebebi, insanın ne kadar alçak bir seviyeye düşebildiğine ve bunun ilim adına yapılabildiğine örnek vermek içindir.)

Ebu Hureyre (r.a)’den Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Haddi aşmamak şartıyla, iki kişi birbirine sövdüğünde, sövme günahı ilk sövene ait olur.” (Müslim, Ebu Davud, Ahmed)

5 -
Müslümanların birbirleriyle yardımlaşarak zulmü kaldırmaları İslam’ın temellerindendir.

Enes (r.a)’den Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Müslüman kardeşine, zalim olsun, mazlum olsun yardım et!” Sahabeler:

“Ey Allah’ın rasulü! Biz ona mazlumken yardım ederiz. Ama zalime nasıl yardım ederiz?” dediler.Rasulullah (a.s):

“Onun zulmetmesini engelleyerek yardım edersin” buyurdu.” (Buhari, Tirmizi, Ahmed)
9
إِن تُبْدُواْ خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُواْ عَن سُوَءٍ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا

Nisa: 149 - Bir hayrı açıklar yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü
(açıklamayıp) bağışlarsanız... Şüphesiz Allah, ziyadesiyle affeden (Afuv)dir ve herşeye gücü yeten (Kadir)dir.
   
     
Allah (c.c) bu ayette, iyilik sahiplerine seslenerek şöyle buyuruyor:

“Ey iyilik sahipleri! Sizlerin, yaptığınız iyilikleri, riyadan kaçınmak şartıyla, insanlara örnek olmak ve teşvik etmek amacıyla açığa vurmanızda bir sakınca yoktur. Şayet riya işlemekten endişe ederseniz, işte o zaman işlediğiniz iyilikleri gizli tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Çünkü riya, işlediğiniz iyi amelleri boşa çıkarır.”

“...veya bir kötülüğü (açıklamayıp) bağışlarsanız... Şüphesiz Allah, ziyadesiyle affeden (Afuv)dir ve herşeye gücü yeten (Kadir)dir.”

Allah (c.c) bir önceki ayette zulme uğrayanların, kendilerine zulmedenler hakkındaki gerçekleri insanlara anlatmalarının caiz olduğunu bildirdikten sonra bu ayette de, topluma zarar vermeyen fakat nefislerine uydukları için insanlara zulmetmiş olan zalimleri affetmelerinin, zulümlerini topluma yaymaktan daha iyi olduğunu bildirmektedir. Çünkü yapılan kötülüğe karşılık vermeye gücü olduğu halde onu affetmek, Allah’ın bir sıfatıdır. Bu yüzden Allah ayetin sonunda; kendisinin fazlasıyla affedici ve her şeye güç yetiren olduğunu söylemiştir.

Ebu Hureyre (r.a)’den Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Hiçbir amel, sadaka vermekle eksilmez. Affeden kula, Allah muhakkak izzet verir. Kim Allah için alçak gönüllü olursa, Allah onu yükseltir.” (Müslim, Tirmizi, Ahmed)

Kişinin, kendisine yapılan zulme karşılık ceza verebilecek durumda ve güçte olduğu halde affetmesi, daha hayırlıdır.

Fakat bu af zulmeden kişide, affedenin zayıflığından dolayı affettiği zannını oluşturacak ve bundan dolayı zulmünün devam etmesine veya zulmünü daha da arttırmasına sebep olacak ise o zaman zulmeden kişiyi affetmemek daha iyidir.
10
إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ اللّهِ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً

Nisa: 150 - Muhakkak ki Allah’ı ve rasullerini inkar edenler, Allah ile rasullerinin arasını ayırmak isteyeler, “bir kısmına iman ederiz, bir kısmını da inkar ederiz” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler... (İşte onlar yok mu?)
   
     
Allah (c.c), daha önceki ayetlerde münafık ve kafirlere dost olmayı, onların fikirlerine değer vermeyi yasakladıktan ve münafıkların gerçek yüzlerini anlattıktan sonra bu ayette kitab ehlinin (yahudi ve hristiyanların) kafir olma sebeblerinden birini açıklamaktadır: Allah’ın rasullerinden bir kısmına iman edip bir kısmını inkar etmek...

Allah (c.c) bu ayette; heva ve heveslerine, baba ve dedelerinden gördüklerine uyarak rasullerden bir kısmına iman edip bir kısmını da inkar edenleri azarlamakta, onları derin bir azabla korkutmakta ve Allah’a imanın, ancak gönderdiği bütün rasullere iman etmekle gerçekleşeceğini bildirmektedir.

Yahudiler, Musa (a.s)’a ve ona verilen Tevrat’a inandılar. Fakat İsa (a.s)’yı ve ona verilen İncil’i, Muhammed (a.s)’ı ve ona verilen Kur’an’ı inkar ettiler. Hristiyanlar da İsa (a.s)’ya ve ona verilen İncil’e inandılar. Fakat Muhammed (a.s)’i ve ona verilen Kur’an’ı  inkar ettiler ve İslam’a girmekten kaçındılar.

Abd b. Humeyd ve İbni Cerir, Katade’nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

“Bu ayette kastedilenler, Allah’ın düşmanı yahudiler ve hristiyanlardır. Yahudiler Tevrat’a ve Musa’ya iman ettiler fakat, İncil’i ve İsa’yı inkar ettiler. Hristiyanlar ise İncil’e ve İsa’ya iman ettiler fakat, Kur’an’ı ve Muhammed (a.s)’i inkar ettiler. Böylece yahudiler yahudiliği, hristiyanlar da hiristiyanlığı din edindiler. Bunlar Allah’ın sevmediği bid’atlerdir. Her iki taife de bu bid’atleri din edindi ve Allah’ın bütün rasulleriyle gönderdiği İslam’ı terk etti.”

İbni Cerir, Suddi’den ve İbni Cüreyc’den böyle bir rivayet nakletti.

“Bir kısmına iman ederiz, bir kısmını da inkar ederiz” diyenler...”

 Allah (c.c) ayetin bu bölümünde, hiçbir delile dayanmadan sadece heva ve hevese, dede ve babalarına uyarak hasedden dolayı Allah’ın rasullerinden bir kısmına iman edip bir kısmını da inkar etmelerine rağmen hala iman üzerinde olduklarını iddia eden yahudi, hristiyan ve bunların benzeri olan kişilerin varlığından haber vermektedir.

Oysa şu bir gerçektir ki; her kim Allah’ın rasullerinden bir rasulü inkar ederse o kimse farkında olmadan Allah’ı da inkar etmiştir

“ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler... (İşte onlar yok mu?)”

Allah’ın rasullerinden bir kısmına iman edip bir kısmını inkar edenler böyle yapmakla, kendilerine has bir din ortaya koymak istemişlerdir. Allah (c.c) onlar hakkındaki hükmünü gelecek ayette açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur.
Sayfa: [1] 2 3 ... 10